EFSUN İLE MAHİR 10.BÖLÜM

Sabahın ilk ışıkları, tül perdelerin arasından süzülüp odayı aydınlattığında, Efsun çoktan uyanıktı. Penceresini sonuna kadar açtı

EFSUN İLE MAHİR

Mahir Karasu

Gölün Sırrı ve Geçmişten Gelen O İsim

Sabahın ilk ışıkları, tül perdelerin arasından süzülüp odayı aydınlattığında, Efsun çoktan uyanıktı. Penceresini sonuna kadar açtı. İçeri dolan serin sabah havası, yüzündeki sıcak gülümsemeyi okşadı. Kollarını iki yana açıp gerindi, sanki dünyayı kucaklamak ister gibiydi.

"Allah’ım," dedi fısıldayarak, gözlerini gökyüzüne dikip. "Bugün çok iyi geçsin lütfen. Kalbime ağırlık değil, ferahlık ver."

İçindeki neşe, eve sığmıyordu. Bugün sadece bir buluşma değil, bilinmezliğe yapılan bir yolculuktu.

Ayna Karşısında Kardeş Eli

Şehrin diğer ucunda, Mahir yatak odasındaki boy aynasının karşısındaydı. Saçlarını tarıyor, ama gözü sürekli arkada, yatağın üzerinde oturan kardeşindeydi. Rana, elinde toprak tonlarında keten bir gömlek ve ona uygun bir pantolon tutuyordu.

"Abi," dedi Rana, elindeki kombini havaya kaldırıp hayranlıkla bakarak. "Bu sana çok yakışır. Hem o gideceğiniz yerin ruhuna uygun hem de senin o 'sanatçı' havanı tamamlıyor."

Mahir aynadan kardeşine gülümsedi. "Senin zevkine güveniyorum canım kardeşim. Sen 'oldu' diyorsan olmuştur."

Gömleği giyerken elleri hafifçe titriyordu. Bu, sıradan bir hafta sonu gezmesi değildi. Efsun'u, en mahrem sığınağına, anılarının mabedine götürecekti.

Anne Sorgusu ve Kaçamak Cevaplar

Efsunların mutfağında kahvaltı sofrası kurulmuştu ama Efsun’un aklı saatteydi. Bir an önce evden çıkmak için sabırsızlanıyordu. Çayları tazelerken annesi Fazilet Hanım boğazını temizledi.

"Efsun kızım," dedi, çayından bir yudum alarak. "Bugün Ayşe teyzen bizi çaya davet etti. Börekler, çörekler... Uzun zamandır görmedik kadını, beraber gidelim, değişiklik olur."

Efsun’un eli havada kaldı. Telaşla bardağı masaya bıraktı.

"Anne ben bugün gelemem," dedi, sesi beklediğinden daha yüksek çıkmıştı. "Benim... Benim çok önemli bir işim var."

Fazilet Hanım kaşlarını çattı. "Hayrolsun kızım, hafta sonu ne işi? Okul yok, ders yok."

Efsun gözlerini kaçırdı, bir yalan uydurmak yerine belirsizliğe sığındı. "İşim var işte anneciğim... Önemli bir işim. Arkadaşlarla proje... Yani kütüphane işi."

Hızla sandalyesinden kalkıp odasına kaçarken, arkasında şüphe dolu iki çift göz bıraktı.

Adnan Bey, gazetesinin üzerinden eşine baktı. "Kızımız hiç hafta sonu dışarı çıkmazdı hanım," dedi mırıldanarak. "Hayırdır inşallah. Yüzünde de bir güller açıyor ki sorma."

Fazilet Hanım omuz silkti ama içi rahat değildi. "Önemli bir işi vardır belki bey... Gençlik işte, sıkboğaz etmeyelim."

Suç Ortakları

Mahirlerin mutfağında ise hava daha neşeliydi. Mahir kahvaltısını iştahla yaparken, Rana karşısında kıkırdayıp duruyordu. Annesi, bu ikilinin arasındaki gizli elektrikten şüphelenmişti.

"Heyecanlı mısın canım abim?" diye fısıldadı Rana, annesi arkasını döndüğünde.

Mahir, ağzındaki lokmayı yutup derin bir nefes aldı. "Hem de nasıl Rana... Kalbim yerinden çıkacak sanki."

Anneleri elinde çaydanlıkla masaya döndü. "Bi de bana anlatsanız," dedi, sitemkâr bir tonla. "Neler karıştırıyorsunuz siz bakayım? Fısır fısır..."

Rana hemen araya girdi, annesine o meşhur göz kırpışını yaptı. "Anlatırım bi ara annecim... Abi-kardeş sırrı, devlet meselesi değil ya."

Mahir masadan kalkıp annesinin yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. "Ben kaçtım sultanım!"

Yolculuk ve Bekleyiş

Mahir, arabasının direksiyonunda Efsun’un evine yakın bir köşede bekliyordu. Parmakları direksiyonda ritim tutarken, gözü sürekli dikiz aynasındaydı.

"Bekleyelim bakalım Efsun Hanımefendi'yi," dedi kendi kendine, yüzünde aptal bir gülümsemeyle.

Az sonra Efsun, köşeyi dönüp göründüğünde Mahir’in nefesi kesildi. Sabah güneşi saçlarına vuruyor, o sade güzelliği sokağı aydınlatıyordu.

Efsun arabaya bindiğinde, içerisi bir anda bahar koktu.

"Hoş geldin," dedi Mahir.

"Hoş buldum," dedi Efsun, emniyet kemerini takarken.

Arka koltukta duran hasır piknik sepeti, içindeki kuruyemişler ve termostaki içeceklerle yolculuğa hazırdı. Mahir vitesi değiştirdi, gaza bastı.

"Hadi bakalım," dedi. "Bismillah."

Gölün Kıyısında, Anıların Gölgesinde

Şehrin gürültüsünden uzakta, dağların arasına gizlenmiş o sakin gölün kıyısındaydılar. Su durgundu, üzerinde belli belirsiz bir sis tabakası vardı. Uzaklarda, sazlıkların arasında iki eski kayık, sanki zamanı durdurmuş gibi hareketsizce salınıyordu.

Mahir, gölün kenarındaki ahşap masaya örtüyü sermiş, getirdiklerini özenle yerleştirmişti. Karşılıklı oturduklarında, sadece rüzgârın sesi ve kuşların cıvıltısı vardı.

Mahir, elindeki bardağı tutarken gözlerini uzaklara, o kayıklara dikti. Yüzündeki neşe, yerini derin, hüzünlü bir ciddiyete bırakmıştı.

"Burası benim için neden önemli biliyor musun Efsun?" diye sordu, sesi suyun yüzeyinde sektirilen bir taş gibi yankılandı.

Efsun, Mahir’in bu ani duygu değişimini hissetmişti. "Neden?" diye sordu yumuşakça.

Mahir derin bir iç çekti.

"Burası... Küçükken babamın beni getirdiği, dizine oturtup bana hikâyeler anlattığı, şiirler okuduğu yer. Ben burada kitapları sevdim Efsun. Daha doğrusu... Sevmenin, sevebilmenin kendisini, o saf halini burada sevdim."

Efsun gülümsedi. "Çok tatlı bir hatıra... Ne kadar şanslısın."

Mahir başını hafifçe iki yana salladı. Gözlerinde biriken yaşlar, gölün yansıması gibi parlıyordu.

"Acı bir tatlı olarak yazıldı anılar defterime burası."

Efsun duraksadı. "Nasıl, anlamadım? Neden?"

Mahir, bakışlarını Efsun’a çevirdi. O bakışta, yıllardır taşınan bir yükün yorgunluğu vardı.

"Bu anılardan elimde kalan, sadece kitaplar kaldı..." dedi yutkunarak.

Efsun’un eli gayri ihtiyari ağzına gitti. "Yoksa babanız..."

"Evet," dedi Mahir. "Babamı kaybettim. Henüz 6 yaşındaydım, Rana 4 yaşındaydı. Babamın bir sahaf dükkânı vardı; küçük, şirin, toz ve kâğıt kokan bir yer... Yani ben çok net hatırlamıyorum ama Adnan Hoca öyle anlatır."

Efsun’un zihninde bir şimşek çaktı. Kanı dondu.

"Adnan Hoca mı?" diye geçirdi içinden, şaşkınlıkla. "O benim babam olan Adnan Hoca olmasın? Tesadüfün bu kadarı..."

Ama Mahir, Efsun’un şaşkınlığını fark etmeden anlatmaya devam etti. Sanki o günü tekrar yaşıyordu.

"Bir akşamüzeri... İki adam gelmiş dükkâna. Mafya kılıklı, tekinsiz tipler. Gizemli bir kitap arıyorlarmış, çok eski bir el yazması... Babam, dürüst adamdı, tiplerini beğenmediği için, belki de onları korumak için 'Kitap mitap yok, yanlış gelmişsiniz' demiş. Dükkânı kapatıp eve dönerken..." Mahir’in sesi titredi. "Arkasından üç el ateş etmişler. Babam oracıkta... Kitapların arasında değil, soğuk kaldırımda vefat etmiş."

Efsun’un gözleri dolmuştu. Uzanıp Mahir’in masanın üzerinde duran eline dokunmak istedi ama yapamadı.

"Yaaaa..." diyebildi sadece. "Bu nasıl olur... Çok çok üzüldüm Mahir. Başın sağ olsun."

Mahir, gözünü sildi ve acı bir tebessümle Efsun’a baktı.

"Yaa... Ölenle ölünmüyor işte. Hayat devam ediyor." Derin bir nefes alıp gölün havasını ciğerlerine çekti. "O günden beri, ne zaman ruhum sıkışsa, kendimi kaybolmuş hissetsem... Ya da çok özel, çok değerli bir durum yaşayacaksam buraya gelirim. Babamla konuşur gibi..."

Efsun, kalbinin atışını boğazında hissediyordu. Hem duyduğu hikâyenin ağırlığı hem de babasının isminin geçmesi kafasını karıştırmıştı. Ama Mahir’in son cümlesi, onu şimdiki zamana çekti.

"Özel bir durum derken?" diye sordu, sesi fısıltıdan farksızdı.

Mahir, gözlerini Efsun’un gözlerine dikti. O an göl, sazlıklar ve kuş sesleri silindi. Sadece ikisi kaldı.

"Senin gibi," dedi Mahir. "Seninle buraya gelmek gibi."