EFSUN İLE MAHİR 2.BÖLÜM

Ha gayret tanışacaz inşallah ..

EFSUN İLE MAHİR

Mahir Karasu

Sabah güneşi, perdelerin arasından sızıp Efsun’un göz kapaklarına dokunduğunda, uyanmakla rüya görmek arasındaki o ince çizgideydi. Kirpiklerini araladı, tavanın beyaz boşluğuna baktı. Zihni, henüz günün planlarını, işlerini veya sorumluluklarını yüklenmemişti.

Zihninin tam ortasında tek bir görüntü asılı duruyordu: O.

"Gözümü açıyorum," diye fısıldadı yastığına gömülerek. "Aklımda yine o..."

Mahir’in yüzü, sabahın ilk ışığından daha parlaktı hafızasında. Yataktan kalkarken vücudu ağır ama ruhu kuş gibi hafifti.

Banyoya geçti, yüzüne soğuk suyu çarptı. Aynadaki aksine baktığında, dünkü kadından farklı birini arar gibiydi. Göz bebekleri büyümüş, yanaklarına hafif bir renk gelmişti. Ellerini yanaklarına koydu, parmak uçlarıyla yüzünü inceledi.

"Beni beğendi mi acaba?"

Bu soru, aynadaki buğunun üzerine yazılmış gibiydi. Duruşu, konuşması, o anki şaşkınlığı... Kendini Mahir’in gözünden görmeye çalıştı. "Keşke o an ne düşündüğünü duyabilseydim," dedi içinden.

Mutfağa girdiğinde, demlenen çayın kokusu ve kızarmış ekmeklerin sıcaklığı odayı sarmıştı. Annesi Fazilet Hanım, elindeki reçel kavanozlarıyla masayı donatıyor, babası Adnan Bey ise gazetesinin sayfalarını hışırdatarak okuyordu.

"Günaydın kızım," dedi Adnan Bey, gözlüklerinin üzerinden bakarak.

"Günaydın babacığım, günaydın anne," dedi Efsun. Sesinde saklamaya çalıştığı bir neşe kırıntısı vardı.

Sandalyeye oturdu ama ruhu masada değildi. Çay kaşığını bardağın içinde döndürürken, zihni dünkü parka, o banka ışınlanmıştı bile. Mahir’in gülümsemesi... O hafif mahcup, ama bir o kadar da asil duruşu... "Sihirli değnek," deyişindeki o naif üslup...

"Gülümsemesi..." diye düşündü, peynir tabağına boş boş bakarken. "Aklımdan çıkmıyor. Sanki yıllardır tanıyormuşum gibi."

Adnan Bey, gazetesini katlayıp kenara koydu. Kızının bu dalgın hali, her zamanki iş odaklı Efsun’a hiç benzemiyordu. Gözleri bir noktaya sabitlenmiş, dudaklarında belirsiz bir tebessümle öylece duruyordu.

"Güzel kızımı bugün çok düşünceli gördüm," dedi Adnan Bey, babacan bir şüpheyle. "Bir derdin mi var, yoksa işler mi yoğun?"

Efsun irkildi, daldığı hülyadan uyandı. Annesinin de meraklı bakışlarını üzerinde hissetti. O an, içindeki fırtınayı, o tatlı karmaşayı onlara anlatamazdı. Bu, henüz kendine bile itiraf edemediği, filizlenmekte olan bir sırdı.

"Yok babacığım," dedi, toparlanmaya çalışarak. Çayından büyük bir yudum aldı. "Ben iyiyim... Sadece biraz yorgunum, o kadar."

Ama Adnan Bey, kızının gözlerindeki o parıltının yorgunluktan olmadığını anlayacak kadar tecrübeliydi, yine de üstelemedi.

Efsun, elinde en sevdiği romanla balkondaki hasır koltuğa gömülmüştü. Sayfalar açık duruyordu ama o, yarım saattir aynı paragrafın başında bekliyordu. Harfler, kelimeler birbirine giriyor, cümlenin sonunu getiremeden aklı yine o "gümüş kalem"e kayıyordu.

Kitabı kucağına indirdi. Başını geriye yaslayıp gökyüzünü izledi.

"Bir kalem düştü," dedi içinden, bu cümlenin ağırlığını tartarak. "Sadece bir kalem düştü ve dünyam değişti."

Rüzgâr saçlarını savururken, içinde bir yerlerde kontrolü kaybettiği hissi uyandı. Normalde her adımı planlı olan, tasarımlarını milimetrik hesaplarla yapan kadın, şimdi hesapsız bir duygunun peşindeydi.

"Zihnim firarda," diye mırıldandı. "Okuduğum hiçbir şeyi anlamıyorum. Yediğimden tat almıyorum. Sadece o anı tekrar tekrar yaşıyorum."

Sonra bir şüphe bulutu geçti gözlerinden. Acaba kendi kendine mi gelin güvey oluyordu? Belki adam sadece nazik davranmıştı. Belki de evine gidip onu çoktan unutmuştu.

"Ben mi çok abartıyorum acaba?" diye sordu kendine. "Belki de benim kuruntumdur. Bir tesadüfü kadere benzetmeye çalışıyorumdur."

Ama hayır. O bakış... O bakışta sıradan bir nezaketten fazlası vardı. O elektrik, tek taraflı olamazdı.

Birden içinde dayanılmaz bir istek, bir yakarış yükseldi. Ellerini yüzüne kapattı.

"Allah’ım," dedi sessizce. "Bir karşılaşma daha... N’olur! Sadece bir kez daha göreyim."

Sonra derin bir "Offf" çekti, ciğerlerini sıkan bir pişmanlıkla. "Numarasını alsaydım... Keşke bir cesaret... Ama nasıl alabilirdim ki? Yani tanımıyorum, etmiyorum. 'Pardon, kaleminizi düşürdünüz, bu arada numaranızı da verir misiniz?' mi diyecektim? Deli derdi bana."

Kendi kendine kızdı, sonra güldü. Hali gerçekten de deliliğe yakındı.

Gün bitip gece şehre çöktüğünde, Efsun yatağında oturmuş, dizlerini karnına çekmişti. Kulağında kulaklıklar, melankolik ama huzurlu bir piyano konçertosu dinliyordu. Müziğin her notası, Mahir’i hatırlatıyordu.

Gözleri pencereden görünen karanlık gökyüzüne daldı. Orada, milyonlarca ışığın altında, belki o da şu an aynı gökyüzüne bakıyordu.

"Keşke rüyamda görebilsem bari," diye geçirdi içinden. "Gerçekte bulamadım, bari uykuda bulayım."

Sonra derin, felsefi bir huzur kapladı içini. Aralarındaki mesafe ne olursa olsun, aynı havanın ciğerlerine dolduğunu bilmek bile garip bir teselliydi.

"Düşünüyorum da," dedi, müziğin ritmine ayak uydurarak. "Aynı gökyüzünün altında nefes almak bile güzel. O orada, ben buradayım ama gökyüzümüz bir."

Müziği durdurdu. Kulaklıkları çıkardı. Beklemekle, sadece dua etmekle bu hikâyenin yazılmayacağını anlamıştı. Kader gayrete aşıktı, öyle derlerdi.

Ani bir kararla doğruldu. Gözlerindeki o belirsizlik gitmiş, yerine kararlı bir ifade gelmişti.

"Yarın," dedi sesli bir şekilde. "Yarın karşılaştığım o parka gideceğim. Aynı saatte, aynı yere."

Işığı kapatıp yorganı üzerine çekerken, içinde yepyeni bir umut filizlenmişti.

"Bakalım," diye fısıldadı karanlığa. "Gün doğmadan neler doğar..."