EFSUN İLE MAHİR 28.BÖLÜM
Oturma odasının ağır, loş sessizliği, dışarıdan geçen tek tük arabaların duvarda kayıp giden soluk far ışıklarıyla yarılıyordu. Mahir, yılların yorgunluğunu dikişlerinde taşıyan eski, fitilli kadife kanepeye uzanmış, tavanı seyrediyordu.
EFSUN İLE MAHİR
Mahir Karasu


Oturma odasının sessizliği, dışarıdan geçen tek tük arabaların duvarda kayıp giden soluk far ışıklarıyla yarılıyordu. Mahir, yılların yorgunluğunu dikişlerinde taşıyan eski kadife kanepeye uzanmış, tavanı seyrediyordu. Alnının tam ortasında, düşüncelerin ağırlığıyla derinleşen çizgi yine belirgindi. İki eliyle kavradığı telefonun ekranı yüzünü aydınlatıyor, parmakları tuşların üzerinde tuhaf bir tereddütle bekliyordu. İnsan, bazen en ağır yükleri birkaç harfin sırtına yüklemek zorunda kalırdı.
Sadece başparmaklarının hareket ettiği parlak ekranda, kelimeler silinip yeniden yazılıyordu. İmlecin her yanıp sönüşü, içindeki sıkıntının ritmine ayak uydurmuştu sanki. Derin bir nefes aldı ve nihayet yazdı:
"Annem seni çok merak ediyor Efsun. Israrla tanışmak istedi. 'Eve davet et, bir çayımı içsin, çöreğimden yesin' dedi. Seni kırmak ya da zora sokmak istemiyorum ama 'hayır' diyemedim. Müsait olduğunda konuşalım mı?"
Gönder tuşuna basarken, kalbinden devasa bir taşın koptuğunu ama düştüğü yerde daha büyük bir sarsıntı yarattığını hissetti.
Şehrin öte yakasında, Efsun’un narin, ojesiz ve bakımlı parmakları telefonu sıkıca kavramıştı. Ekrana düşen mesajı okurken nefesi kesildi. Zihni, bir anda binlerce felaket senaryosuyla dolup taşarken parmakları titreyerek klavyenin üzerinde gezindi:
"Ne? Eve mi? Mahir kalbim duracak şimdi! Necla Teyze beni tanırsa? Ya babamın kızı olduğumu anlarsa? Ama... O kadar ısrar ettiyse gitmemek saygısızlık olur. Allah’ım sen yardım et..."
Ertesi gün, Adnan Bey’in çalışma odası, kendine has sükûnetiyle zamanın dışında bir mabedi andırıyordu. Taze demlenmiş çay ile eski, sararmış kâğıtların birbirine karışan kokusu havaya siniyordu. Tavana kadar yükselen ceviz ağacından oyma kitaplık, adeta bu evin taşıyıcı kolonu gibiydi. Adnan Bey, gözlerinde yılların demlendirdiği baba şefkatiyle raflara uzandı.
"Adnan Amca," dedi Mahir, sesinde hem bir mahcubiyet hem de kararlı bir ton vardı. "Dükkânı devraldım biliyorsunuz. Yakup Amca ile eski düzeni koruyacağız ama kütüphaneyi zenginleştirmek istiyorum. Dediğiniz, babamın özel kitaplarını almaya geldim."
Adnan Bey, elindeki kalın ve yıpranmış ciltli kitabı Mahir’e uzatırken yüzüne sıcak, buruk bir tebessüm yerleşti. "Memnuniyetle evlat," dedi. Sesi güven vericiydi. "Kitaplar, doğru ellere geçtiğinde konuşur. Senin o dükkânda babanın, Mehmet’in kokusunu yaşatacak olman beni hem hüzünlendiriyor hem gururlandırıyor."
Yerde açık duran karton kolinin etrafında, kelimelere dökülmeyen ama ruha dokunan güçlü bir iş birliği başladı. Adnan Bey raftan indirdiği asırlık kelimeleri özenle Mahir’e veriyor, Mahir ise babasının mirası olan o ağırlığı incitmekten korkarcasına, nizami bir şekilde koliye yerleştiriyordu. Geçmiş, bazen tozlu bir cildin kapağında saklanır ve ancak sevgiyle dokunulduğunda nefes alırdı.
Koli dolduğunda Mahir yükünü omuzladı. Dış kapıya yöneldiklerinde, kapının pervazına yaslanmış olan Efsun’u gördü. Kızın endişeden irileşmiş gözleri, içindeki fırtınayı ele veriyordu. Adnan Bey kısa bir süreliğine yanlarından ayrıldığında, Mahir kucağındaki koliyle Efsun'a doğru eğildi.
"Mesajımı gördün," diye fısıldadı Mahir, sesini mümkün olduğunca alçak tutarak. "Annem çok ısrarcı Efsun. Bu akşam yemeğe bekliyor.
Efsun’un gözleri dehşetle büyüdü. "Yemek mi?" diye fısıldadı panikle. "Mahir, yemek çok uzun sürer. O kadar saat rol yapamam, elim ayağım birbirine dolaşır. Yemek olmaz... Ben çaya gelsem? Akşam çayına?"
Mahir kızın yüzündeki gerilimi görünce hak verdiğini belli edercesine başını salladı. Gergin yüz hatları bir nebze gevşedi. "Haklısın. Çay daha mantıklı. Tamam, akşam çaya bekliyoruz. Korkma, ben yanındayım."
Efsun kendi evinin oturma odasında, koltuğa bağdaş kurmuş otururken bir yandan da telefonun kablosuyla oynuyordu. "Alo, Rana? Sınavların için gittin. Seni bir türlü arayıp sormadım durumunu. Nasıl gidiyor sınavlar, ne zaman bitiyor bu çile?"
Telefondan Rana’nın o cıvıl cıvıl, yorgun ama enerjik sesi duyuldu: "Efsun, çok yoğun ama çok iyi gidiyor şükür. Haftaya bitiyor, hemen damlayacağım yanınıza. Özledim valla."
"Biz de seni özledik," dedi Efsun, dudaklarında içten bir gülümsemeyle. "Dün Zeynep’le beraberdik, kulaklarını çınlattık."
"Sahi mi? Ne yapıyor Zeynep?"
"İyi o da. Hatta dün onunla abisinin yanına, hastaneye gittik. Yusuf Abi’ye teşekkür edelim dedik, o gece annenizle çok ilgilenmişti."
Hattın diğer ucunda ani, derin bir sessizlik oldu. Rana'nın sesi bir an duraksadıktan sonra, biraz daha kısık ve temkinli geldi: "Yusuf Abi mi? Hımm... Ne dedi peki?"
"Valla ne desin, selamı var," dedi Efsun gülüşünü bastırmaya çalışarak. "Ama durup dururken seni sordu Rana. 'Durumu nasıl, okulu nasıl gidiyor, toparladı mı?' diye sorular yağdırdı. Biz Zeynep’le birbirimize bakıp kaldık."
"Allah Allah..." Rana’nın sesindeki o şüpheli ama gizleyemediği heyecan dalgası Efsun’a kadar ulaşıyordu. "Niye sordu ki durup dururken? Yani tamam refakatçiyken konuştuk ama... Neyse, ilginç."
Efsun kıkırdadı. "Bilemem artık küçük hanım, gelince sen sorarsın kendisine."
Kısa bir süre sonra telefon kapandığında, Efsun’un zihnindeki o neşeli bulut anında dağıldı ve yerini yaklaşan akşamın kasveti aldı. Yatak odasına geçip gardırobunun kapaklarını sonuna kadar açtı. Yatağın üzeri şimdiden bir sürü kıyafetle dolmuştu. Sade, pastel tonlarda, diz altı dökümlü bir elbiseyi eline aldı, aynanın karşısına geçip üzerine tuttu.
Kendi aksine bakarken gözlerindeki o tedirgin yabancıyı süzdü. Çok mu süslü? Hayır. Çok mu sade? Belki. Necla Hanım’ın, o sert bakışlı kadının karşısına çıkmak... Üstelik düşmanının kızı olarak değil, oğlunun sevdiği kız olarak. Gözlerini kapattı. Korku, insanı en çok saklanmaya çalıştığı yerde bulurdu. Bu elbise beni saklar mı? Yoksa gözlerimdeki panik her şeyi ilk saniyeden ele mi verir?
Mahirlerin oturma odasında, kelimelerin havada asılı kaldığı, ince belli çay bardaklarının tabaklara değerken çıkardığı sesin sessizliği yardığı gergin bir atmosfer hâkimdi. Efsun ve Mahir yan yana oturuyor olsalar da aralarındaki o görünmez, dikenli mesafeyi koruyorlardı. Odanın başköşesine kurulmuş olan Necla Hanım, Efsun’u baştan aşağı, gizli bir memnuniyetle ama bir o kadar da keskin bir alıcı gözüyle süzüyordu.
"Maşallah kızım," dedi Necla Hanım, yüzüne yaydığı o otoriter ama sıcak tebessümle. "Yüzün ne kadar duru. Hoş geldin, sefalar getirdin. Ee anlat bakalım, kimlerdensin? Annen baban ne iş yapar, nerelidir?"
Efsun yutkundu. Boğazına batan o dikenli yumruyu hissetmemeye çalışarak ellerini dizlerinin üzerinde sımsıkı birleştirdi. Tırnakları etine batıyordu. "Hoş buldum efendim... Annem ev hanımıdır. Babam ise... Babam emekli. Eskiden sahaftı, şimdi kendi halinde."
Necla Hanım’ın kaşları hafifçe havaya kalktı, gözlerinde nostaljik bir ışık parladı. "Kitap mı? Ne güzel... Benim rahmetli kocam da, Mahir’in babası da sahafçıydı. Kitap kokusuna ömrünü vermişti. Demek baban da o işlerden anlıyor?"
Efsun’un nefesi göğsünde sıkıştı. Anlamaz mı... Babamın en yakın dostuydu senin kocan. Beraber kurdular o hayalleri. Ah Necla Teyze, bir bilsen şu an kanlı bıçaklı olduğun adamın kızı oturuyor karşında... Bütün bu isyanı içine gömdü, yüzüne zoraki bir sükûnet maskesi geçirerek sesini toparladı. "Evet efendim, sever kitapları..."
Odadaki havanın giderek inceldiğini, Efsun’un her an kırılabilecek bir cam gibi gerildiğini hisseden Mahir araya girdi. Gülümsemeye çalışarak annesine döndü: "Anneciğim, Efsun’u sanki biraz sıkmadın mı? Sorgu memuru gibi oldun. Çayını soğutma kızın."
Birkaç dakika sonra mutfağın kapısı kapandığında, içerideki buhar ve ıhlamur kokusu Necla Hanım’ın heyecanıyla harmanlanmıştı. Tezgâhta çayları tazelerken, boşları getiren oğluna döndü. Fısıldayarak ama coşkusunu gizleyemeyerek konuştu:
"Mahir... Oğlum bu kız, billahi çok iyi bir kız. Hem de su gibi güzel. Üslubu, terbiyesi, oturup kalkması... Çok hoşuma gitti. Ne güzel yetiştirmiş öyle ailesi, belli ki iyi insanlar."
Mahir gözlerini kaçırdı, omuzlarını hafifçe düşürerek soğuk mermer tezgâha yaslandı. Midesinde soğuk bir taş oturuyordu. "Öyledir anne... İyi insanlardır."
Necla Hanım çaydanlığı bırakıp oğlunun koluna yapıştı. Gözlerinin ta içine, delici bir netlikle bakıyordu. "Bak oğlum... Sen ciddi düşünüyorsun değil mi? Öylesine, gönül eğlendirmek için takılmıyorsun bu kıza? Yani o tür işler, yani kızın ahını alma, bu bize yakışmaz Mahir."
"Tabii ki de anneciğim," dedi Mahir hızla, sesindeki o çaresiz savunma hissini bastırarak. "Ne gönül eğlendirmesi? Benim niyetim ciddi."
Necla Hanım duyduğu cevabın tatminiyle başını salladı. Yüzü gururla aydınlanmıştı. "Hah, işte benim oğlum! O zaman uzatmanın alemi yok Mahir. Madem niyet ciddi, kız da pırlanta gibi... Aileler en kısa zamanda tanışsın."
Mutfaktaki o sıcak hava, Mahir için bir anda buz gibi bir girdaba dönüştü. Yüzündeki bütün kan çekilmiş, teni kireç gibi bembeyaz olmuştu. Gözleri dehşetle açıldı. Annesinin o net, o geri dönülemez kararı, onu uçurumun kenarında hazırlıksız yakalamıştı. Boğazı kurumuş, ciğerlerine giden hava kesilmiş gibiydi.
Titreyen dudaklarının arasından, sadece kendisinin duyabileceği kadar zayıf, kesik bir fısıltı döküldü:
"Aileler mi? Tanışmak mı?"
Hızlı Bağlantılar
Herhangi bir sorunuz için sosyal medya hesaplarımızdan bize ulaşabilirsiniz.
© 2026 Çizgi Dizim. Tüm hakları saklıdır.