EFSUN İLE MAHİR 27.BÖLÜM

Gecenin serin nefesi balkondaki saksıların arasından süzülüp tenine dokunurken, Efsun'un avuçlarında küçük, kadife bir kutu duruyordu. Sokak lambasının sararmış ışığı, kutunun aralanan kapağından içeri sızarak karanlığı yardı. İncecik gümüş bir zincirin ucunda; yaprakları sedef kakmalı, kalbi altın sarısı narin bir papatya kolyesi parlıyordu.

EFSUN İLE MAHİR

Mahir Karasu

Efsun ile Mahir çizgi dizisi 27. bölüm sahnesi
Efsun ile Mahir çizgi dizisi 27. bölüm sahnesi

Gecenin serin nefesi balkondaki saksıların arasından süzülüp tenine dokunurken, Efsun'un avuçlarında küçük, kadife bir kutu duruyordu. Sokak lambasının sararmış ışığı, kutunun aralanan kapağından içeri sızarak karanlığı yardı. İncecik gümüş bir zincirin ucunda; yaprakları sedef kakmalı, kalbi altın sarısı narin bir papatya kolyesi parlıyordu. Gösterişsizdi. Efsun'un yüzüne yayılan o saf, çocuksu tebessüm, gecenin kasvetini bile aydınlatacak kadar sevimliydi. Kolyeyi, incitmekten korkan bir itinayla parmak uçlarında sevdi.

Balkon kapısını ardından kapatıp odaya gittiğinde, sırtını usulca kapıya yasladı. Kalbi, kafesine sığmayan telaşlı bir kuş gibi çırpınıyordu. Titreyen parmaklarla telefonu tuşlayıp kulağına götürdü.

Diğer yanda Mahir sırtüstü uzanmış, tek kolunu başının altına yastık yapmıştı. Odanın karanlık tavanına bakarken yüzünde, fırtınaları dindiren derin huzur vardı; parmakları telefonun ekranında geziniyordu.

"Mahir..." dedi Efsun, kelimelerin taşıyamayacağı kadar heyecanlı ve titrek bir sesle. "Sen ne yaptın böyle?"

Mahir’in sesi, gecenin sessizliğine yumuşak bir kadife gibi serildi: "Beğendin mi?"

"Beğenmek ne kelime... Hayatımda gördüğüm en zarif şey. Ama beni asıl vuran bu değil. Benim en sevdiğim çiçeğin papatya olduğunu nereden bildin? Sana hiç söylememiştim ki."

Mahir gülümsedi. "İnsan bazen karşısındakini kelimelerle değil, sükûtun içindeki hislerle tanır. Kuyumcunun vitrinine baktığımda güller ve şatafatlı taşlar vardı. Ama o papatyayı görünce, 'İşte bu Efsun,' dedim."

"Neden peki?" diye sordu Efsun, nefesini tutarak.

"Çünkü papatya gösterişsizdir ama güçlüdür, Efsun. Kendi kendine yeter, en çorak toprakta bile güneşe dönüp gülümser. Senin ruhun da öyle... İçimdeki ses, senin çiçeğinin bu olduğunu fısıldadı."

Efsun’un gözpınarlarından süzülen bir damla yaş, yanağını ısıttı. "İnanamıyorum sana... O kadar doğru ki. Bu hediyen... Bu benim için dünyalara bedel. Çok teşekkür ederim Mahir. İyi ki varsın."

"Sen de iyi ki varsın Papatya..."

Ertesi gün, Yakup Efendi’nin sahaf dükkânında zaman, asırlık kitapların sararmış yaprakları arasında asılı kalmış gibiydi. Kâğıt ve tozun insana tuhaf bir aidiyet aşılayan kokusu havaya sinmişti. Mahir ve Yakup Efendi, üzeri kitap yığınlarıyla dolu tezgâhın iki yanında yüz yüze duruyorlardı. Mahir’in duruşu saygılı ama bir kararlılık taşıyor, Yakup Efendi ise hüznünü vakur bir ifadeyle gizlemeye çalışıyordu.

"Yakup Amca," dedi Mahir. "Babamın emanetini devralmaya geldim. İmzaları atalım, resmiyet yerini bulsun."

Yakup Efendi kemik çerçeveli gözlüğünü hafifçe düzelterek buruk bir tebessümle ona baktı. "Pekâlâ evlat... Ama benim tek bir şartım var. Bu dükkânın geliriyle okuyan talebeler var. 'İsimsiz Yardımseverler' derneği üzerinden akan o burslar kesilmeyecek. O çocukların rızkı, benim buradaki tek huzurumdur. Bunu kabul edersen, anahtarı veririm."

Mahir usulca başını salladı. "O çocukların rızkı, benim de boynumun borcudur Yakup Amca. O konu tartışmaya bile kapalı, burslar aynen devam edecek. Ama... benim de bir şartım var."

İhtiyar adamın beyaz kaşları merakla kıpırdadı. "Neymiş senin şartın delikanlı?"

"Biliyorsun, ben grafik tasarımcıyım. Bir düzenim, müşterilerim var; onları yüzüstü bırakamam. Şu arka köşeye... Oraya bir masa ve bilgisayarımı kuracağım. Tasarım işlerimi buradan yürüteceğim. Kitap kokusuyla teknolojiyi barıştıracağız yani."

Yakup Efendi dükkânın loşluğuna bakıp iç geçirdi. "Teknoloji ha? Bizim tozlu rafların arasına ekran ışığı girecek desene. Olsun, çağa ayak uydurmak lazım. Kabul."

"Bitmedi," dedi Mahir. "En önemli şartım bu değil."

"Daha ne var?"

"Yakup Amca, sen bu mekânın ruhusun. Babamın hatırasısın. Ben burayı devralırım ama işletmesini, usulünü erkânını bilmem. Beni burada yalnız bırakamazsın. Gitmeyeceksin. Burada, benim yanımda kalacaksın. Bana bu işin inceliğini sen öğreteceksin. Yoksa, o anahtarı almam."

İhtiyarın gözleri doldu, titreyen elleriyle Mahir’in omzunu kavradı. "Ah evlat... Babana ne çok benziyorsun. Mertliğin de tıpkı o. Madem öyle istiyorsun, bu ihtiyar sana yoldaş olsun. Anlaştık."

Akşamın dinginliği, Mahirlerin mutfağına sade bir sofrayla birlikte çökmüştü. Necla Hanım, karşısında yemeğini yiyen oğluna iftiharla bakıyordu.

"Oğlum," diye söze başladı şefkatli bir sesle. "Bugün Yakup Efendi aradı. Devir işlerini halletmişsiniz. Seninle öyle gurur duyuyorum ki Mahir. O kadar işinin gücünün, tasarımın arasında babanın emanetine sahip çıktın ya, beni çok mutlu ettin. Baban da sağ olsaydı, göğsü kabarırdı."

Mahir lokmasını yutkunup gülümsedi. "Olması gereken buydu anne. O dükkân babamın hatırası ve ben de onun yolundan gideceğim inşallah."

Bu söz üzerine Necla Hanım’ın yüzündeki o yumuşak ifade aniden silindi. Çatalını usulca tabağına bıraktı. "Yolundan git ama... Aman oğlum, baban gibi olma. Onun kadar fedakâr olma. Bak o aşırı fedakârlığın bize neler getirdiğini, bizi ne hallere düşürdüğünü görüyorsun. O Adnan denen adam yüzünden... Onun bitmeyen dertleri yüzünden babanı kaybettik biz. Kendini başkaları için feda etme."

Mahir sıkıntıyla nefesini dışarı verdi; göğsüne ağır bir taş oturmuştu sanki. Çatalı tabağın kenarına bırakırken sesi gerginleşti. "Ya anne... Yine mi o konu? Lütfen, tam huzurlu bir yemek yiyoruz, yine geçmişin o karanlık defterlerini açmayalım. Kapatalım artık şu konuyu. Ben babamın iyiliğini örnek alıyorum, kaderini değil."

Oğlunun yüzündeki gerilimi fark eden Necla Hanım, hemen geri adım attı. "Tamam, tamam sustum. Haklısın, ağzımızın tadı kaçmasın." Yüzüne gizemli, sıcak bir gülümseme yerleştirerek ayağa kalktı. "Sen yemeğini bitir, çayı demledim. Çayın yanında sana öyle bir sürprizim var ki... Bütün yorgunluğunu alacak."

Aynı anlarda Efsun, odasındaki boy aynasının karşısına geçmişti. Boynundaki sedef papatya, teninde narin bir mühür gibi parlıyordu. Hafifçe yan dönüp, utangaç ama içi içine sığmayan bir tebessümle telefonunun kamerasını kaldırdı. O küçük gümüş papatyayı parmaklarının ucuyla zarifçe tutarak bir fotoğraf çekti.

Çok geçmeden bu fotoğraf, Zeynep’in telefon ekranına düştü. Yatağına uzanmış halde ekrana bakan Zeynep, fotoğrafın altındaki kısacık nota gülümsedi: "Kalbimin çiçeğini buldu..."

Kendi kendine kıkırdadı Zeynep. "Vay vay vay... Bizim Mahir’e bak sen! Romantiklikte seviye atlamış. Papatya he? Tam on ikiden vurmuş. Kızım Efsun, bu çocuk seni gerçekten görüyor. Hem de en derinini görüyor..."

Mahirlerin oturma odasını ince belli bardaklardaki tavşan kanı çayın buğusu kaplamıştı. Orta sehpada, üzerinde kavrulmuş bademler duran, buram buram tarçın ve mahlep kokan el yapımı Süryani çörekleri duruyordu. Mahir tabağı görünce gözleri çocuksu bir sevinçle parladı.

"Bak bakalım," dedi Necla Hanım keyifle, "tanıdın mı kokusunu? Benim küçüklüğümün tadı... Süryani çöreği. Biz Mardin’deyken, o taş sokaklarda koşuştururken anaannen yapardı. Sen de çocukken çok severdin. Bugün aklıma düştü, yapıverdim."

Mahir çöreği eline alıp kokladı, gözlerini kapattı. Burnuna dolan sadece baharatların kokusu değildi; zamanın süzgecinden geçmiş, tozlu ama sıcacık hatıralardı. "Ah be anne... Bu sadece bir çörek değil, bu çocukluğumun kokusu. Ellerine sağlık."

"Afiyet olsun oğluma."

"Muhteşem olmuş... Canım annem, ne kadar güzel, ne kadar vefalı bir yüreğin var senin."

Ortamdaki o sıcak, gevşetici hava, Necla Hanım'ın oğluna yönelttiği meraklı ve biraz da sorgulayıcı bakışlarla bir anda dağılmaya yüz tuttu. Çöreklerin nostaljik kokusuna ince, görünmez bir gerilim karıştı.

"Mahir..." dedi Necla Hanım. "Hazır ağzımız tatlanmışken sana bir şey soracağım. Aklımda kaldı kaç gündür."

"Sor annem, hayırdır?"

"Ben hastanedeyken... Başımda bekleyen o ince, zarif kız. Adı... Efsun muydu? O kimdir oğlum?"

Mahir’in elindeki çay bardağı havada asılı kaldı. Sıcak çay bir an boğazına dizildi, yutkunmakta zorlandı. Kalp atışları göğüs kafesini döven bir davul gibi hızlandı ama yüzündeki ifadeyi sabit tutmaya çabaladı. "Efsun... Evet anne, Efsun. Benim arkadaşım."

Necla Hanım imalı bir bakış fırlattı. Gözlerinde, bir anneyi asla kandıramayacağınızı kanıtlayan o ezeli kurnazlık vardı. "Arkadaş derken? Öyle sıradan, okul arkadaşı gibi mi, yoksa... Gönül arkadaşı mı?"

Mahir gözlerini kaçırdı, kelimeler dudaklarında tökezledi. "Şey anne... Yani... Arkadaşız işte. Değer verdiğim biri."

Necla Hanım sevecen bir ifadeyle güldü. "Anladım ben anlayacağımı. Eee oğlum, madem değer veriyorsun, o kötü günümüzde de yanımızda oldu... Bir gün davet etsene eve? Yemeğe gelmese de bir çayımızı içsin, şu çöreğimden o da yesin. Bir tanıyalım bakalım, kimin nesiymiş, nasıl bir kızmış?"

Mahir şok içinde annesine bakakalmıştı. "Davet mi edeyim? Nasıl yani... Buraya, eve mi?"

"Bu kadar şaşılacak ne var oğlum? Annen değil miyim? Arkadaşını tanımak hakkım değil mi? Çağır gelsin."

Mahir dışarıdan sakin görünmeye çalışsa da, iç dünyasında fay hatları kırılıyor, sessiz bir fırtına kopuyordu. Geçmişin hayaletleri, hiç ummadığı bir anda kapısına dayanıp geleceğinden alacak tahsil etmeye gelmişti sanki.

"Eyvah..." diyordu içinden dehşetle. "Eyvah ki ne eyvah! Annem Efsun’u çağırıyor ama onun can düşmanı Adnan Bey’in kızı olduğunu bilmiyor. Eğer öğrenirse... İşte o zaman kıyamet asıl şimdi kopar. Ben bu ateşi nasıl söndüreceğim Allah’ım?"

Hızlı Bağlantılar

Herhangi bir sorunuz için sosyal medya hesaplarımızdan bize ulaşabilirsiniz.

© 2026 Çizgi Dizim. Tüm hakları saklıdır.