EFSUN İLE MAHİR 25.BÖLÜM

Sonbaharın o kendine has hüzünlü serinliği parkın üzerine çökmüştü. Ağaçların yorgun dallarından kopan yapraklar, sarı ve turuncunun en yakıcı tonlarıyla toprağa dökülüyordu. Havadaki o ince üşüntüye inat, güneş bulutların arasından cılız ışıklarını yeryüzüne ulaştırmak için inatla direniyordu.

EFSUN İLE MAHİR

Mahir Karasu

Efsun ile Mahir çizgi dizisi 25. bölüm sahnesi
Efsun ile Mahir çizgi dizisi 25. bölüm sahnesi

Sonbaharın kendine has hüzünlü serinliği parkın üzerine çökmüştü. Ağaçların yorgun dallarından kopan yapraklar, sarı ve turuncunun en yakıcı tonlarıyla toprağa dökülüyordu. Havadaki ince üşüntüye inat, güneş bulutların arasından cılız ışıklarını yeryüzüne ulaştırmak için inatla direniyordu. Mahir ve Efsun, kurumuş yaprakların hışırtıları arasında yan yana, sessiz bir yürüyüşün içindeydiler. Aralarındaki küçük mesafe, aslında omuzlarında taşıdıkları devasa yüklerin bir yansımasıydı. Efsun’un omuzları, kalbindeki kederin ağırlığıyla hafifçe düşmüştü; Mahir ise gözlerini ileriye dikmiş, o her zamanki sabit ve sakin bakışını korumaya çalışıyordu.

Sessizliği ilk bozan Mahir oldu; sesi, parkın serin havasında yumuşak, sarıp sarmalayan bir yankı bıraktı:

"Nasıl geçti dersler? Biraz durgun görünüyorsun."

Efsun, başını hafifçe eğerek derin bir iç çekti. Kelimeler boğazına düğümleniyor, dökülmekte zorlanıyordu. "Çok şükür, iyi gidiyor," dedi durgun ve yorgun bir sesle. "Evet, biraz tedirginliğim var, biliyorsun..."

Mahir adımlarını yavaşlattı, durup Efsun’un gözlerinin ta içine baktı. Bakışlarında, sevdiği kadının içindeki o karanlığı dağıtmak isteyen bir şefkat gizliydi. "Efsun..." dedi fısıltıyla. "Hayat bazen insanın önüne duvarlar koyar. Kimi duvar tuğladandır, kimi insanın içindedir. Ama bil ki her duvarın bir çatlağı vardır. Işık oradan sızar."

Bir an sustu, esen hafif rüzgârın Efsun’un eşarbını uçuşturuşunu izledi. Sonra o güven veren tonuyla devam etti: "Bak... Bir tohum düşün. Toprağa atılır, üstü kapatılır. Karanlıkta kalır. Ama o karanlık, yok olmak için değil, güçlenmek içindir. Biz şu an o toprağın altındayız. Sabredersek filizleniriz."

Efsun’un sesi, titreyen bir güz yaprağı gibiydi. Gözleri çoktan dolmuştu. "Ben seni seviyorum Mahir... Ama annen... Necla teyzenin aileme olan öfkesi... O öfke benim içimi titretiyor. Sanki her adımda birinin canı yanacak gibi hissediyorum."

Mahir, Efsun'un kalbini kemiren bu korkuyu dindirmek istercesine elini ona doğru belli belirsiz uzattı ama dokunmadı. "Annemin kalbi yaralı Efsun. Yaralı kalpler bağırır, kırar, incitir. Ama şunu unutma... Yaralı olmak, kötü olmak değildir." Gözlerindeki sarsılmaz umut, Efsun’un endişelerini delip geçmek istiyordu. "Benim ümidim sensin. Ama bu umut, annemi inciterek büyümesin istiyorum. Zamana ihtiyacımız var. Sabır bazen doğru zamanda susabilmektir."

Efsun, gözlerini kaçırıp yere, ayaklarının dibine dökülen sarı yapraklara baktı. "Biliyorum. Ben sadece korkuyorum..."

Mahir'in dudaklarında rüzgâra karışan, hüzünlü ama cesur bir tebessüm belirdi. "Korku, sevginin gölgesidir. Gölge varsa ışık da vardır Efsun. Biz ışığa bakacağız."

Efsun, Mahir'in sözlerinin ruhunda bıraktığı o buruk umutla eve döndüğünde, salonun kapısından içeri adım atar atmaz onu ağır, kasvetli bir sessizlik karşıladı. Adnan Bey, geniş ve eski koltuğunda oturmuş, derin düşüncelerin girdabına dalmış bir haldeydi. Odanın loş ışığı, adamın yüzündeki yılların, yıpranmışlığın ve vicdan azabının izlerini daha da keskinleştiriyordu. Efsun, babasının omuzlarındaki yükü hissedercesine sessizce yanına yaklaştı ve koltuğun ucuna ilişti. Bir süre sadece birbirlerine baktılar. Efsun, içini kemiren o huzursuzluğu daha fazla saklayamadı.

"Baba..." dedi, sesi salonun ağır havasını usulca yararak. "Dün öyle sessizce kalkıp odanıza gittiniz. Aklımda kaldı..."

Adnan Bey, kızının gözlerindeki endişeyi şefkatli, ama bir o kadar da acı çeken bir bakışla karşıladı. Derin, yorgun bir nefes aldı; sanki göğsüne oturan o eski taşları yerinden oynatmak ister gibiydi. "Bak kızım," diyerek söze başladı, sesi temkinli ve ağırdı. "Necla hanımın bize olan öfkesini biliyorsun... Çok kızgın. Çünkü acı, insanın kalbine yerleşti mi, mantığı, merhameti ve daha birçok şeyi susturur. Onun öfkesi sana değil. Geçmişe. Kaybettiklerine. Bana. Kendine."

Adamın gözlerinde beliren kederli parıltı, yılların silemediği bir enkazın yansıması gibiydi. "Mahir... iyi bir evlat. Babasının izini taşıyor. Ve bil ki ben Mahir’e değer veriyorum. Onun düzgünlüğünü, sabrını görüyorum."

Efsun, babasının dudaklarından dökülen bu itiraf karşısında yutkundu. Gözlerindeki yaşlar ha düştü ha düşecekti. "Peki ya ben baba?" diye sordu, sesi çaresiz, kırılgan bir yakarışa dönüşmüştü.

Adnan Bey, hafifçe kızına doğru eğildi. Yüzündeki o sert, geçilmez çizgiler yerini sonsuz bir baba şefkatine bırakmıştı. "Sen benim emanetimsin kızım. Kalbinin ezilmesine razı olmam. Ama sevgiyi de inkâr edemem. Eğer bu yol çetin olacaksa, ben senin arkanda dururum. Yeter ki yanlış yapma. Yeter ki kimseyi incitme."

Efsun’un içindeki o buzdan duvar anında çözüldü. Babasının boynuna sarılırken, kelimeler dudaklarından sıcak bir nefes gibi döküldü: "Seni çok seviyorum baba..."

Adnan Bey’in dudaklarında belli belirsiz, acı tatlı bir tebessüm belirdi. Gözlerini kapatıp kızının saçlarını hissetti. "Ben de seni kızım. Hem sandığından daha çok."

Aynı anlarda, Mahirlerin evinde ise bambaşka, karanlık bir fırtına kopuyordu. Gece, evin üzerine ağır bir örtü gibi serilmiş, salondaki havanın gerginliği adeta solunamaz bir hale gelmişti. Necla Hanım, salonun ortasında volta atıyor, içindeki dinmek bilmeyen kinin ateşiyle kavruluyordu. Gözlerinden öfke kıvılcımları saçarak, tam karşısında sakin kalmaya çalışan oğlunun üzerinde durdurdu bakışlarını. Adeta patlamaya hazır bir yanardağ gibiydi.

"Bu Adnanlar bizim yakamızı bırakmayacak Mahir!" diye gürledi kadın. Sesi, duvarlara çarpıp acımasızca geri dönüyordu. "Kapıma dayanıyorlar, helallik istiyorlar! Sanki her şey bitmiş gibi!"

Mahir, annesinin bu hezeyanı karşısında dimdik ama yorgun bir şekilde duruyordu. "Anne, sakin ol lütfen..." dedi, sesindeki tınıyı olabildiğince alçak tutmaya çalışarak.

Necla Hanım’ın öfkesi yatışmak bir yana, bu sözle daha da harlandı. "Sakin mi olayım?" diyerek oğlunun üzerine yürüdü. "Adnan seninle mi konuştu? Niye bu kadar sakinsin sen?" Nefesi hızlanmış, gözleri yaşarmıştı. Salonun sessizliğini yırtan, ciğer sökücü bir feryatla bağırdı: "Babanın ölümüne sebep olan adam bu!"

Mahir’in yüzünden acı bir gölge geçti. Odanın oksijeni tükenmiş gibiydi. Susturamadığı o gerçeği dillendirmek zorundaydı. "Anne..." dedi yutkunarak. "Babamı Adnan amca öldürmedi. O olay... evet... onun meselesinden dolayı oldu belki ama inan bana, o da böyle olsun istemezdi."

Kadın, duyduklarına inanamıyormuş gibi başını iki yana salladı. Kendi oğlunun ağzından bunları duymak onu kahrediyordu. "Yıllar geçti diye her şey unutulur mu sanıyorsun?"

"Yıllar geçti anne..." diye karşılık verdi Mahir, sesinde hem sessiz bir isyan hem de derin bir sızı vardı. "Öfke hâlâ içini yakıyorsa, bu sana zarar veriyor. Yetmez mi artık? Babam yaşasaydı, kinle yaşamanı ister miydi?"

Necla Hanım'ın bedeni kaskatı kesildi. Gözlerinden yaşlar boşanırken, kalbindeki taşlaşmış acının tüm gücüyle, adeta yeri göğü inletircesine haykırdı: "Asla affetmeyeceğim! Asla!"

Gecenin ilerleyen saatlerinde, Efsun’un odası karanlık ve loştu. Yalnızca sokak lambasının solgun ışığı pencereden sızıp odanın zemininde gölgeler yaratıyordu. Efsun, serilmiş seccadenin üzerinde diz çökmüş, dünyanın tüm gürültüsünden ve karmaşasından uzakta, kendi içine, en derin yaralarına sığınmıştı. Namazını henüz bitirmişti. Narin, titreyen ellerini, göğsüne dolan o amansız ağırlığı hafifletmek umuduyla göğe doğru kaldırdı. Odanın sessizliğinde, sadece içinden dökülen kelimelerin fısıltısı yankılanıyordu:

Allah’ım... Bize sabır ver. Bizi kırmadan, kırılmadan bu yoldan geçir. Necla teyzenin öfkesini, korkumuzu umuda çevir. Eğer bu sevda hayırlıysa, önünü aç... Değilse, kalbimizi incitmeden söndür.

Gözlerini sıkıca yumdu. O an, kirpiklerinin ucunda biriken o sıcak damla yanaklarından süzülerek usulca seccadenin üzerine düştü. O tek damla yaş, sanki taşıdığı sevdanın ve korkunun tüm ağırlığını bir anlığına toprağa bırakıyordu.

Aynı gecenin koyu, ağır sessizliğinde, Mahir’in odası da benzer bir efkara teslim olmuştu. Uzaklardan, kimsesiz sokaklardan geçen bir arabanın boğuk uğultusu dışında hiçbir ses duyulmuyordu. Mahir, çalışma masasına çökmüş, ellerinin arasında sımsıkı tuttuğu, kenarları yılların dokunuşlarıyla yıpranmış o eski fotoğrafa kilitlenip kalmıştı. Babasının, yıllar öncesinden kendisine bakan siyah-beyaz silüeti, içindeki fırtınaları daha da körüklüyordu.

Derin bir iç çekti. İç sesi, odanın havasızlığına karışıp sessiz bir çığlığa dönüştü:

Baba... Sen yaşasaydın ne derdin bana? Sevmekten vazgeç mi derdin, yoksa sabret mi? Annemin öfkesi senin yokluğun mu, yoksa seni hâlâ bu evde yaşatması mı? Ben ikiniz arasında kalmış bir adam oldum baba... Beni affeder misin?

Başka bir evde, başka bir odada, Adnan Bey de gecenin o karanlık ağırlığını omuzlarında taşıyordu. Çalışma odasının ağır, rutubetli ahşap kokusu, gecenin sessizliğine sinmişti. Masasının üzerinde açık duran Kur'an-ı Kerim'e bakıyor, ancak kelimeleri görmüyordu. Düşünceliydi. Gözleri, sayfaların ötesinde, geçmişin karanlık anılarında kaybolmuştu. Çizgilerle dolu yüzünde, yıllarca taşınan bir suskunluğun verdiği derin bir hesaplaşma vardı.

Ben sustum... diye düşündü kederle. Yıllarca sustum. Belki de bu suskunluk, Necla’nın öfkesini büyüttü. Eğer bir adım atmazsam, çocuklarımız bizim günahlarımızı taşıyacak.

Odanın o boğucu havasında daha fazla oturamadı. Ellerini masaya dayayarak yavaşça ayağa kalktı. Omuzlarındaki o ezici yorgunluğa rağmen, bedenini dikleştirdi. Gözlerinde, geçmişin hayaletleriyle yüzleşmeye hazırlanan yeni, yorgun ama kararlı bir ışık parlıyordu. Yüzündeki tereddüt tamamen silinmişti. Kendi kendine fısıldadı:

"Bir şeyler yapmalıyım."

Hızlı Bağlantılar

Herhangi bir sorunuz için sosyal medya hesaplarımızdan bize ulaşabilirsiniz.

© 2026 Çizgi Dizim. Tüm hakları saklıdır.