EFSUN İLE MAHİR 23.BÖLÜM

"Lal" Kafe, şehrin o eski, taş duvarlı dokusunun içine saklanmış bir sığınak gibiydi. Dışarıdaki soğuk rüzgâra, kornalara ve koşturan insanlara inat, içeride sarı, sıcak bir ışık ve çok kısık sesle çalan melankolik bir viyolonsel sesi hâkimdi.

Mahir Karasu

3/18/20269 min read

Gölgelerin ve Işığın Dansı

"Lal" Kafe, şehrin o eski, taş duvarlı dokusunun içine saklanmış bir sığınak gibiydi. Dışarıdaki soğuk rüzgâra, kornalara ve koşturan insanlara inat, içeride sarı, sıcak bir ışık ve çok kısık sesle çalan melankolik bir viyolonsel sesi hâkimdi.

Masada buharları tüten iki fincan kahve duruyordu ama ikisi de elini sürmemişti. Efsun, fincanın porselen kulpuna parmağıyla dokunuyor, gözlerini masanın ahşap harelerinden ayıramıyordu. Mahir, sandalyesini ona biraz daha yaklaştırmış, karşısındaki kadının yüzünden geçen o gölgeli bulutları dikkatle izliyordu.

"Bazen düşünüyorum Mahir..." dedi Efsun, sesi titrek, bir fısıltı kadar cılızdı. "İnsan babasının gölgesinden ne kadar uzağa kaçabilir? Ben o evde, o konforun, o güvenin içinde büyürken, sen babasızlıkla, yoklukla sınanmışsın. Şimdi senin gözlerine bakarken... Orada sadece aşkı değil, babamın neden olduğu o derin boşluğu da görüyorum."

Yutkundu. Boğazındaki düğüm canını yakıyordu.

"Ve bu beni çok korkutuyor Mahir. Sanki... Sanki ben senin hayatındaki o yarayı iyileştirecek ilaç değil de, o yarayı açan bıçağın kınıymışım gibi hissediyorum. Benim varlığım sana babanı hatırlatacaksa, ben bu yükle nasıl yaşarım?"

Efsun başını kaldırıp Mahir’e baktı. Gözlerinde saf, çıplak bir korku vardı: Kaybetme korkusu. O an, dünyanın en güzel kadını değil, dünyanın en çaresiz çocuğu gibi görünüyordu.

Mahir uzandı, Efsun’un masada duran titreyen elini avuçlarının içine aldı. Elleri sıcaktı; güven verici, koca bir liman gibiydi.

"Efsun," dedi Mahir, sesi o çellonun tınısı kadar derindi. "Bana bak."

Efsun gözyaşları içinde ona baktı.

"Tarih kitapları savaşları yazar, yıkımları anlatır," dedi Mahir, Efsun’un gözlerinin ta içine bakarak. "Ama o yıkıntıların, o enkazların arasında açan çiçekleri yazmaz. Biz seninle o çiçekleriz Efsun. Babalarımız... Onlar kendi kaderlerinin, kendi trajedilerinin ve o dönemin kurbanı oldular. Biri bedeniyle, diğeri ruhuyla öldü. Ama suç, genetik bir miras değildir sevgilim. Günah, babadan evlada geçen bir soyadı değildir."

Mahir, Efsun’un elini yavaşça kaldırdı, dudaklarına götürdü. Avuç içine, tam kalp çizgisine derin, mühür gibi bir öpücük kondurdu. Efsun’un gözleri kapandı.

"Sen Adnan Bey’in kızı olduğun için değil," diye devam etti Mahir, sesi şiirsel ve kararlıydı, "ruhun benim ruhuma değdiği için buradasın. Eğer babanın gölgesinden korkarsan, güneşi göremezsin. Ben senin babanda katili değil, vicdan azabıyla yanan, kefaret ödeyen bir adamı gördüm. Sen de kendinde suçluyu değil, benim o kanayan yaralarıma merhem olan kadını gör. Bizim hikâyemiz, onların bittiği yerde, o küllerin üzerinde başlıyor. Bir dipnot değiliz biz Efsun, biz ana metniz. O yüzden... Bırak o korkuyu. O korku sana ait değil."

Efsun’un gözünden bir damla yaş süzüldü. Ama bu seferki, acının değil, ruhunu yıkayan bir rahatlamanın yaşıydı.

"Seni hak edecek ne yaptım bilmiyorum Mahir..." diye fısıldadı gülümseyerek. "Ama seni çok seviyorum."

Tövbe ve Vicdanın Seccadesi

Aynı dakikalarda, şehrin diğer ucunda, Adnan Beylerin evinin salonunda manevi ve ağır bir sessizlik vardı. Sadece duvardaki antika saatin tik-takları duyuluyordu.

Adnan Bey ve Fazilet Hanım, kıbleye dönük seccadelerinin üzerindeydiler. Namaz bitmiş, tespih faslına geçilmişti. Adnan Bey ellerini semaya açmış, omuzları yılların yüküyle çökmüş, bütün ağırlığını, bütün günahlarını Yaradan'a döker gibi dua ediyordu.

"Allah’ım…" dedi, sesi içten, yalvaran bir tondaydı. "Rahmetine kavuşan dostum Mehmet’i affeyle, mekânını cennet eyle. Geride kalan oğlunu, kızını ve annelerini sen koru. Kalplerine sabır, hayatlarına umut, yollarına ışık ver. Onlara yokluğun acısını değil, senin merhametinin huzurunu hissettir. Bizim günahlarımızı, benim o büyük hatamı, onların masumiyeti hatırına bağışla... Amin."

Ellerini yüzüne sürdü. Fazilet Hanım da sessizce "Amin" diyerek seccadesini topladı, katlayıp kenara koydu.

"Allah kabul etsin bey..." dedi Fazilet Hanım endişeli bir sesle. "Ama benim içim hiç rahat değil. O kadın... Necla Hanım. Gözlerindeki o nefreti gördün hastanede. Bizi orada parçalayacaktı neredeyse. Ateş gibiydi kadın."

Adnan Bey doğruldu. Yüzünde, kararını vermiş bir adamın kesin ifadesi vardı.

"Haklıdır Fazilet. Anadır, canı yanmıştır, gencecik yaşta kocasız, iki çocukla dımdızlak ortada kalmıştır. Bize öfke kusması, nefret etmesi anasının ak sütü gibi haktır. Ama biz, üzerimize düşeni yapmak zorundayız."

"Ne yapacağız peki?" diye sordu Fazilet Hanım korkuyla.

"Gideceğiz," dedi Adnan Bey net bir şekilde. "Evine gideceğiz. 'Geçmiş olsun' diyeceğiz, kapısına yüz süreceğiz. İsterse kovsun, isterse kapıyı yüzümüze çarpsın, isterse o mahalleyi başımıza toplasın. Onları asla bırakmayacağız. Biz insanlığımızı, komşuluğumuzu, vicdan borcumuzu ödeyelim de, takdir Allah’ındır. Hazırlan hanım. Gidiyoruz."

Sokaktaki Şiir

Akşamüstü alacası şehre çökmüş, sokak lambaları cılız sarı ışıklarını yeni yakmıştı. Zeynep, kafenin bulunduğu sokağın köşesinde, kaldırımın kenarına oturmuştu. Kucağında değilse de hemen dizinin dibinde sarman bir sokak kedisi vardı. Kedi mırıl mırıl sesler çıkararak Zeynep’in bacağına sürtünüyordu.

"Ne o?" dedi Zeynep gülümseyerek, yumuşak bir sesle. "Sen de mi yalnızsın bu akşam? Yoksa karnın mı aç, yoksa sadece sevgiye mi açsın?"

Kedi başını Zeynep’in eline doğru kaldırdı.

"İnsanlar tuhaf değil mi ufaklık?" diye devam etti Zeynep, sokağın o telaşlı kalabalığına bakarak. "Herkesin acelesi var, kimse kimsenin gözünün içine bakmıyor, herkes bir yere yetişme derdinde. Ama sen... Sen sadece duruyorsun ve olduğun gibisin. Masken yok."

Zeynep, kedinin gıdısını kaşırken zihninde o çok sevdiği şairin mısraları yankılandı.

"Keşke bir şiir okumuş, bir kedi sevmiş olsaydınız. Belki bu kadar kirletmezdiniz dünyayı."

İç geçirdi. "Ne güzel demiş Turgut Uyar... Şu masumiyete bak. Biz insanlar büyüdükçe kirleniyoruz, hesaplar içine giriyoruz; siz hep temiz kalıyorsunuz."

Demir Kapının Ardındaki Yüzleşme

Rüzgâr, eski mahallenin sokaklarında uğulduyordu. Adnan Bey ve Fazilet Hanım, Mahirlerin demir bahçe kapısının önünde durmuşlardı. Adnan Bey’in eli zile gitmekle gitmemek arasında, havada titriyordu. Fazilet Hanım kocasının koluna girmiş, korkudan titriyordu.

"Adnan," diye fısıldadı Fazilet Hanım. "Dönsek mi eve? Kalbim sıkışıyor, kötü bir şey olacak gibi hissediyorum. Kadın daha yeni ameliyattan çıktı."

Adnan Bey başını iki yana salladı. Gözleri yaşlıydı ama kararlıydı.

"Dönmek yok Fazilet. Mehmet o gün o sokağın başından dönmedi, ben de bugün bu kapıdan dönmem."

Uzanıp zile bastı. Acı, eski bir "dırrr" sesi yankılandı evin içinde.

İçeride, Necla Hanım üzerinde kalın hırkasıyla, yavaş adımlarla kapıya yöneldi. Rana eczaneye gitmişti, Mahir henüz dönmemişti.

"Kim o bu saatte?" diye söylendi kendi kendine. Kapı kolunu indirdi.

Kapıyı açıp, yüzüne o misafirperver gülümsemeyi yerleştirmeye hazırlanırken, karşısındaki yüzleri gördü. Gülümsemesi dondu, yüzü kireç gibi bembeyaz oldu.

"Siz..." diyebildi sadece.

Adnan Bey başını öne eğdi, omuzları çökmüş bir mahkûm gibi duruyordu.

"Necla Hanım..." dedi mahcup bir sesle. "Rahatsız ettik, bağışlayın. Duyduk ki taburcu olmuşsunuz. Bir geçmiş olsun diyelim, ayağınıza gelip helallik isteyelim dedik. Kapıdan kovsanız da başımızın üstüne."

Necla Hanım’ın gözleri büyüdü, elleri titremeye başladı. Yılların nefreti, kocasının kanlı gömleği, çocuklarının yetimliği bir anda üzerine çullandı. Nefreti, korkusu ve travması birbirine karıştı.

"Hangi yüzle..." diye fısıldadı önce, sonra sesi yükseldi. "Hangi yüzle geldiniz buraya? Kocamın acısı, o kara gün ilk günkü gibi kalbimde sızlıyor! Benim kocam senin yüzünden öldü! Evime nasıl gelirsiniz? Defolun! Defolun gidin buradan!"

Necla Hanım ellerini göğsüne bastırdı. Nefesi kesildi. Gözleri geriye kaydı ve olduğu yere, kapı eşiğine yığılıp kaldı.

"Necla Hanım!" diye bağırdı Fazilet Hanım panikle.

Yarım Kalan İtiraflar

Birkaç dakika sonra Necla Hanım, oturma odasındaki kanepeye uzatılmıştı. Gözleri yarı açıktı, nefes alışverişi düzensizdi. Başında Fazilet Hanım kolonya ile bileklerini ovuyor, Adnan Bey ise çaresizce ayakucunda duruyordu.

Necla Hanım gözlerini tam açtığında, karşısında yine onları gördü.

"Gitmediniz mi hâlâ…" dedi, sesi yorgunluktan ve nefretten çatallanmıştı.

"Gitmedim Necla Hanım…" dedi Adnan Bey, sesi bir ağıt gibiydi. "Çünkü ben yıllardır bu kapının önünden hiç gitmedim zaten. Benim bedenim o yalıda yaşadı ama vicdanım, her gece beni buraya, bu kapının eşiğine getirdi."

Dizlerinin üzerine çöktü.

"Evet… Benim yaptığım hatalar, benim korkaklığım yüzünden senin kocan öldü. Bunu inkâr etmiyorum. Ama inan ki… İnan ki ben de bunu istemedim Necla. Ben dostumu o soğuk toprağa verirken, kendi ruhumu da gömdüm o mezara. O günden sonra hiçbir sabah, benim için aydınlık olmadı. Her ezan sesi bana Mehmet’i hatırlattı. Her dua, onun çocuklarına bir borç gibi çöktü omuzlarıma."

Fazilet Hanım ağlayarak araya girdi: "Biz helallik istemeye geldik Necla… Vallahi yarayı deşmeye değil, kanatmaya değil."

Adnan Bey devam etti: "Ben… Onun yerini dolduramadım. Bir babanın yerini kimse dolduramaz. Ama yükünü uzaktan taşımaya çalıştım. Mahir'i okutmaya, sizi kimseye muhtaç etmemeye çalıştım gizlice. Sadece affını değil, hakkını da istiyorum. Eğer istersen, beni kapından yine kov. İstersen yüzüme tükür. Ama bil ki Necla Hanım, ben o günkü hatamla her gün yeniden yanıyorum. Cehennemi bu dünyada yaşıyorum."

Necla Hanım doğrulmaya çalıştı. Gözlerinden ateş çıkıyordu. Yılların acısı birkaç süslü lafla, gizli bir bursla silinmezdi.

"Siz..." dedi dişlerinin arasından. "Siz bana iyi gelmiyorsunuz! Ben sizin paranızı da, vicdan azabınızı da, yüzünüzü de hayatımızda istemiyorum. Lütfen... Lütfen defolun gidin evimizden!"

Fazilet Hanım kocasının kolundan tuttu, ayağa kaldırdı.

"Necla bizi asla affetmeyecek bey," dedi ağlayarak. "Yaralayacağız kadını. Vazgeçelim, gidelim."

Adnan Bey ve Fazilet Hanım, omuzları çökmüş, ruhları paramparça bir halde kol kola girerek evden çıktılar.

Kesişen Yollar ve Büyük Şok

Adnan Bey ve Fazilet Hanım, bahçe kapısından sokağa çıktıklarında başları öne eğikti.

Tam o sırada, sokağın başında Mahir’in arabası durdu. Mahir ve Efsun, "Lal" Kafedeki o iyileştirici konuşmadan sonra, birlikte Mahirlerin evine gelmişlerdi. Efsun, Necla Hanım'a geçmiş olsun demek istemişti.

Mahir ve Efsun arabadan indiler. Yüzlerinde huzurlu, birbirini bulmuş iki insanın tebessümü vardı.

Arka planda, bahçe kapısından çıkan Fazilet Hanım ve Adnan Bey o an başlarını kaldırdılar.

Adnan Bey’in adımları bıçak gibi kesildi. Gözlerini kıstı.

"Fazilet..." dedi, sesi titreyerek. "Benim gördüğümü sen de görüyor musun?"

Fazilet Hanım elini ağzına kapattı. "Evet bey, görüyorum da... Bunlar... Bizim Efsun ve..."

Mahir ve Efsun, onlara doğru dönünce oldukları yerde çakılıp kaldılar.

Dört kişi... Aynı sokağın ortasında, birbirine birkaç adım mesafede duruyordu. Sokak lambasının ışığı, yüzlerindeki o muazzam şaşkınlığı aydınlatıyordu.

Adnan Bey, inanamayan gözlerle kızına baktı: "Efsun kızım?"

Efsun’un dünyası başına yıkıldı, sesi içine kaçtı: "Babaa?"

Mahir, Adnan Bey’e baktı, zihni bu buluşmayı anlamlandıramıyordu: "Adnan Amcaaa? Sizin burada ne işiniz var?"

Adnan Bey, kızıyla babasının katili olduğu adamın oğlunun yan yana duruşuna bakarak dehşetle sordu: "Asıl sizin burada ne işiniz var? Siz... Siz tanıyor musunuz birbirinizi?"

Efsun, bir eliyle şakaklarını ovuşturdu, diğer eliyle kalbini tuttu. Kaçacak yer yoktu. Kader, ağlarını en acımasız şekilde örmüştü.

"Eyvaaah," dedi Efsun içinden, gözleri dolarak. "Şimdi ne yapacağız? Bu hikâyeden nasıl sağ çıkacağız?"