EFSUN İLE MAHİR 21.BÖLÜM

Hafif kapalı gökyüzünden sızan cılız bir güneş huzmesi, sokağı aydınlatıyordu. Taksi, Mahirlerin apartmanının önünde durdu. Mahir, arka kapıyı açıp annesinin koluna girdi. Diğer tarafta Rana, annesinin çantasını kavramıştı.

EFSUN İLE MAHİR

Mahir Karasu

Vicdanın Gölgesinde ve Yeni Bir Kalem

Hafif kapalı gökyüzünden sızan cılız bir güneş huzmesi, sokağı aydınlatıyordu. Taksi, Mahirlerin apartmanının önünde durdu. Mahir, arka kapıyı açıp annesinin koluna girdi. Diğer tarafta Rana, annesinin çantasını kavramıştı.

Necla Hanım, ayağını kaldırıma bastığında derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan hava, hastane koridorlarının o ilaç kokusundan arınmıştı.

"Oh..." dedi, gözlerini kapatıp. "Dünyada hiçbir yer, insanın evinin eşiği gibi kokmuyor. Şükürler olsun Allah’ım, tekrar nasip ettin."

Mahir, annesinin yüzündeki o yorgun ama huzurlu ifadeye baktı. Gözlerinde derin bir hüzün vardı.

"Şükürler olsun anne," dedi şefkatle. "Hadi yavaşça, acele etme. Evimiz seni bekliyor."

Yalanların Ağırlığı

Evin salonunda, Necla Hanım rahat koltuğuna yerleştirilmiş, arkasına yastıklar dizilmişti. Rana, annesinin üzerine ince, ekose bir battaniye örterken evin komutanı edasıyla konuşuyordu.

"Annecim, sen burada paşalar gibi yatıyorsun, hiçbir şeye elini sürmek yok. Mutfak, temizlik bende. Komutan benim artık, itiraz istemem."

Necla Hanım gülümsedi. "Tamam deli kızım, tamam. Emrin olur." Sonra gözleri, bir köşede ayakta durmuş, dalgın dalgın kendisine bakan oğluna kaydı. Mahir’in yüzü kireç gibiydi.

"Oğlum?" dedi endişeyle. "Sen niye öyle direk gibi dikildin tepemde? Rengin de bir soluk. Yoruldun tabii hastane köşelerinde, perişan oldun."

Mahir irkildi, toparlandı. Annesinin yanına çömeldi, nasırlı elini avuçlarının arasına alıp öptü.

"Yorulmadım anne," dedi, sesi titreyerek. "Sadece... Seni o evde, o halde, o çaresizlikte görünce... Senin ne kadar güçlü bir kadın olduğunu bir kez daha anladım. Babamın emanetine, bize nasıl sahip çıktığını..."

Necla Hanım’ın gözleri doldu. Oğlunun elini sıkıca tuttu.

"Babanın emaneti sizsiniz oğlum. Siz ayakta durun diye, ben gerekirse bin kere düşerim, yine kalkarım. Sizin okumanız, adam olmanız için..."

Mahir yutkundu. Boğazında koca bir yumru vardı.

"Ah anne..." dedi içinden. "Adnan Amca’nın parasıyla okuduğumu bilseydin... O bursun, babamın katili sandığın, nefret ettiğin adamdan geldiğini bilseydin... Yine de benimle gurur duyar mıydın anne? Yoksa o diplomayı yırtıp atar mıydın? Ben bu sırla yüzüne nasıl bakacağım?"

Suçluluk Kafesi

Şehrin diğer ucunda, Efsun’un odası loş ve gergindi. Efsun yatağının kenarına oturmuş, yüzünü ellerine gömmüştü. Omuzları sarsılarak ağlıyordu. Zeynep, çalışma sandalyesini çekmiş, karşısında oturuyor, çaresizce arkadaşını teselli etmeye çalışıyordu.

"Efsun, kendine gel artık!" dedi Zeynep, biraz sertleşerek. "Mahir seni suçlamıyor ki... Bu senin suçun değil. Sen o zaman çocuktun."

Efsun başını kaldırdı. Gözleri kan çanağına dönmüştü.

"Nasıl benim suçum değil Zeynep?" diye hıçkırdı. "Benim babam... Benim lüks içinde yaşamamın bedelini, Mahir babasız kalarak ödemiş. Ben o evde 'Baba bana bunu al, şunu al' derken, Mahir belki de babasının mezarı başında ağlıyordu. Ben bu utançla onun yüzüne nasıl bakarım? Nasıl 'Seni seviyorum' derim?"

Zeynep uzanıp Efsun’un bileklerini tuttu, onu sarstı.

"Bak Efsun! Saçmalama. Geçmiş, babaların günahıdır; çocukların mirası değil. Mahir akıllı çocuk, vicdanlı çocuk. Senin kalbini biliyor. Ayrıca Adnan Amca... O da pişmanlıktan erimiş bitmiş baksana. Kötü biri olsa, vicdansız olsa, Mahir’i gizlice okutur muydu? Varını yoğunu o çocuğa yatırır mıydı?"

Efsun burnunu çekti. "Sorun da bu ya Zeynep... Mahir bunu öğrenince ne hissetti? Gururu kırıldı mı? 'Bana sadaka mı verdiniz, beni satın mı aldınız?' diye düşündü mü? Ben onu kaybetmekten çok korkuyorum Zeynep. Tam buldum derken, babamın gölgesi aramıza girdi. O gölge bizi yutar."

Yarım Kalan Hesap

Mahirlerin mutfağında Rana, tezgâhın üzerinde duran su bardağını yıkayan abisine bakıyordu.

"Abi," dedi çekinerek. "Efsun abla aradı mı hiç? Annemi sormak için?"

Mahir durdu. Suyun sesi kesildi. "Hayır..." dedi dalgınca. "Aramadı."

Rana kaşlarını çattı. "Şüpheyle... Aranızda bir şey mi geçti abi? O gün hastaneden bir garip ayrıldınız. Efsun abla çok üzgün görünüyordu."

Mahir bardağı tezgâha sertçe bıraktı. İçindeki öfke ve acı birbirine karışmıştı.

"Rana, ben biraz çıkıyorum," dedi, ceketini alırken. "Adnan Bey ile görüşmem lazım. Yarım kalan bir hesabımız var."

Rana arkasından bağırdı: "Abi saçmalama, ne hesabı? Nereye gidiyorsun?"

Ama Mahir kapıyı çoktan çarpıp çıkmıştı.

Kapı Eşiğindeki Acı

Adnan Bey’in çalışma odası, kitaplarla doluydu. Dışarıdaki yağmur cama vuruyor, odanın kasvetini artırıyordu. Adnan Bey pencerenin önünde, sırtı dönük, dışarıyı izliyordu.

Kapı çaldı. Efsun, koridordan geçip kapıyı açtı.

Mahir, sırılsıklam olmuş halde kapıda duruyordu. Saçlarından damlayan sular yüzüne akıyordu ama gözlerindeki ifade yağmurdan daha ıslaktı.

Göz göze geldiler. Konuşmadılar. O an, kelimelerin tükendiği andı. Sadece bakışlarındaki acı, özlem ve kırgınlık konuştu.

Efsun başını öne eğdi, utançla kenara çekildi. Mahir içeri girdi.

Kefaret ve Gurur

Çalışma odasına girdiğinde Adnan Bey yavaşça döndü. Yüzünde hem bir korku hem de beklenen sonun gelmiş olmasının verdiği bir teslimiyet vardı.

"Geleceğini biliyordum Mahir," dedi Adnan Bey, sesi yorgundu. "Yakup Efendi’ye gittiğini duydum."

Mahir’in sesi sakin ama buz gibiydi.

"Yakup Efendi bana bir masal anlattı Adnan Bey. 'İsimsiz Hayırseverler Derneği' diye bir masal. O derneğin tek üyesi, tek bağışçısı sizmişsiniz."

Adnan Bey koltuğuna çöktü.

"Masal değil evlat... Kefaret. Babanın kanı yerde değil ama benim vicdanım o toprağın altında kaldı Mehmet’le birlikte. Senin okuman, kalem tutman, baban gibi 'cahil cesaretiyle' değil, ilimle yaşaman için... Elimden gelen, yapabildiğim tek şey buydu."

Mahir masaya yaklaştı, ellerini üzerine koydu. Gözleri doldu.

"Siz parayla vicdanınızı temizlemeye çalıştınız Adnan Bey. Peki ya benim gururum? Ben yıllarca 'Bileğimin hakkıyla kazandım, kimseye minnet etmedim' diye övündüm o bursla. Meğer... Meğer babamın kan parasıyla okumuşum. Ben o diplomaya her baktığımda şimdi ne göreceğim? Başarımı mı, yoksa babamın ölümünü mü?"

Adnan Bey ağlamaya başladı.

"Kan parası deme... Emanet parası de. Mehmet benim canımdı. Sen de onun emanetisin. Eğer o parayı reddedersen, diplomayı yırtarsan Mehmet’in ruhunu incitirsin Mahir. O senin okumanı isterdi. Ben sadece postacıydım. Para benim değil, babanın fedakârlığının karşılığıydı."

Odaya derin bir sessizlik çöktü. Mahir derin bir nefes aldı. Öfkesi sönmemişti ama yön değiştirmişti.

"Annem..." dedi kararlılıkla. "Annem bunu asla bilmeyecek. Bu sır, sizinle benim aramda, babamın hatırası olarak mezara kadar kalacak. Ama bir şartla..."

Adnan Bey başını kaldırdı. "Ne istersen... Canımı iste Mahir."

"Canınız size kalsın. Ama Efsun..." Mahir’in sesi titredi. "Onun bu olayla, bu yükle ezilmesine izin vermeyeceksiniz. O suçlu değil. O sizin günahınızın bedeli değil. Ona, aramızdaki bu geçmişin, geleceğimizi zehirlemesine izin vermediğimizi, benim onu suçlamadığımı anlatacaksınız. Onun suçu yok."

İkinci Cilt

Mahir odadan çıktığında Efsun koridorda, duvara yaslanmış bekliyordu. Gözleri yaşlıydı. Mahir durdu.

"Mahir..." dedi Efsun, sesi kısıktı. "Ben... Özür dilerim."

Mahir, Efsun’a yaklaştı ama dokunmadı. Aralarındaki mesafe, artık fiziksel değil, yaşanmışlığın mesafesiydi.

"'Babalar ve Oğullar' demiştik değil mi Efsun?" dedi hüzünlü bir tebessümle. "Bazen hikâye en baştan yazılmaz, silinemez. Kaldığı yerden devam eder. Ama silgiyle değil, yeni bir kalemle."

Efsun’un kalbi tekledi. "Beni affetti mi?" diye geçirdi içinden. "Yoksa veda mı ediyor?"

Mahir, kapıyı açmadan önce son kez Efsun’a baktı.

"Yarın..." dedi. "Göl kenarına gel. Kitabın sonunu değil, ikinci cildin başını konuşalım."

Ve gitti. Arkasında sorular, gözyaşları ama en önemlisi, filizlenen yeni bir umut bırakarak...