EFSUN İLE MAHİR 20.BÖLÜM

Yakup Efendi’nin dükkânında zaman, tozlu rafların arasına sinmiş eski kitap kokusuyla birlikte ağırlaşmıştı. Mahir, duyduğu her cümlede biraz daha küçülüyor, omuzlarındaki görünmez yükün altında eziliyordu.

EFSUN İLE MAHİR

Mahir Karasu

Vicdanın Çıkmaz Sokağı ve Emanet Hayatlar

Yakup Efendi’nin dükkânında zaman, tozlu rafların arasına sinmiş eski kitap kokusuyla birlikte ağırlaşmıştı. Mahir, duyduğu her cümlede biraz daha küçülüyor, omuzlarındaki görünmez yükün altında eziliyordu.

Yakup Efendi, gözlüğünü düzeltti ve Mahir’in gözlerinin içine bakarak o son darbeyi vurdu:

"O dernek... 'İsimsiz Hayırseverler Derneği' dediğin o kapı... Adnan’ın ta kendisiydi evlat. Bütün malını mülkünü sattı. Elinde avucunda, babandan kalan arsalar da dâhil ne varsa o fona yatırdı. Sadece senin okuman için."

Yakup Efendi’nin sesi titredi ama devam etti:

"'Mehmet’in emaneti okuyacak,' derdi hep. 'O çocuk büyük adam olacak, yoksa ben Allah’ın huzuruna, Mehmet’in karşısına nasıl çıkarım?' Annenin gururunu bilirdi; parayı doğrudan Adnan verse asla almazdı. O yüzden bu oyunu kurdu. Sen burs kazandım sandın, o ise kefaret ödedi."

Yenen Ekmeğin Tadı

Mahir, olduğu yerde sendeledi. Ellerini masaya dayayarak güç almaya çalıştı ama nafileydi. Dünyası başına yıkılmıştı. Yıllarca "kendi çabamla kazandım" dediği başarısı, giydiği kıyafetler, yediği yemek... Hepsi babasının ölümüne sebep olan adamın parasıydı.

"Beni o mu okuttu?" diye fısıldadı, sesi boğuk bir inilti gibiydi. Kendi kendine konuşuyordu. "Yediğim ekmek... Giydiğim palto... Cebimdeki harçlık... Hepsi kan parası mıydı yani?"

Yakup Efendi, bastonuna dayanarak Mahir’e yaklaştı.

"Uzaktan sevdi seni," dedi. "Mezuniyet törenine geldi, biliyor musun? En arka sırada, o büyük çınar ağacının dibinde durdu. Seni cübbeyle, elinde diplomayla görünce, sanki Mehmet’i görmüş gibi hıçkıra hıçkıra ağladı. O adam bir katil değil evlat. O adam, yaşayan bir ölü. Vicdan azabından daha ağır bir ceza var mıdır bu dünyada?"

Yağmurun Altında Çaresiz Bir Dua

Mahir, dükkândan kendini dışarı attığında Vefa sokakları gök gürültüsüyle inliyordu. Yağmur şiddetini artırmış, kaldırımları dövüyordu.

Sırılsıklam olmasına aldırmadan yürüdü. Yüzüne çarpan her damla, kafasındaki yangını söndürmeye yetmiyordu.

"Annem haklı," dedi içinden, dişlerini sıkarak. "Babam bir kurban. Adnan Amca yüzünden öldü. Onun korkaklığı yüzünden..."

Durdu. Gökyüzüne baktı.

"Ama Adnan Amca da haklı... Sonuçta babamı o tetiği çekerek öldürmedi. Ve hayatını bana adadı. Beni ben yaptı. Böyle olacağını bilse, eminim babama canını feda ederdi."

Dizlerinin üzerine çöktü. Yağmurla karışık gözyaşları yüzünden süzülüyordu.

"Affffff Ya Rab!" diye haykırdı. "Kime kızacağımı, kime öfkeleneceğimi bilemiyorum. Bu nasıl bir düğüm? Yardım et Allah’ım... Yardım et bana. Kalbim bu yükü taşıyamıyor."

Korkunun Soğuk Nefesi

Şehrin diğer ucunda, Efsun odasındaki koltuğa gömülmüş, dizlerini karnına çekmişti. Sallanarak ağlıyordu. Dışarıdaki gök gürültüsü, içindeki korkunun sesi gibiydi.

"Allah’ım, bu nasıl olur..." diye hıçkırdı. "Nasıl Mahir’in babası, benim babam yüzünden ölmüş olur? Ben ne yapacağım şimdi? O masum adamın kanı bizim ailemizin üzerinde mi?"

Başını yastığa gömdü.

"Mahir bana nefretle bakar artık... Yüzüme bakmaz. Bakar mı ki? Babasının katilinin kızını sever mi bir adam?"

Kapı açıldı. Annesi Fazilet Hanım içeri girdi. Kızının bu perişan halini görünce yüreği sızladı ama içinde bir şüphe tohumu da filizlenmişti. Yanına oturdu, elini Efsun’un omzuna koydu.

"Efsun kızım," dedi şefkatle karışık bir sorguyla. "Mahir denen o çocuk buraya gelip gittiğinden beri sen üzgünsün, baban darmadağın... Ve aynı zamanda... Sen bu çocuğu nereden tanıyorsun Efsun? Babanı nereden tanıyor?"

Efsun irkildi. Annesinin gözlerindeki sorguyu gördü.

"Anne şey..." dedi kekeleyerek. "Nasıl desem... Sonra konuşsak olur mu? Lütfen anne, şimdi değil."

Fazilet Hanım derin bir iç çekti. "Sende bir haller var ama... Hadi bakalım, çıkar kokusu yakında. Ama bil ki, baban salonda bir ölü gibi oturuyor. Ne olduysa büyük bir şey oldu."

Fotoğraftaki Dost

Salonda Adnan Bey, elinde Mehmet’in eski, siyah beyaz bir fotoğrafını tutuyordu. Fotoğrafın camına düşen gözyaşları, Mehmet’in gülen yüzünü ıslatıyordu.

"Dostum..." dedi Adnan Bey, sesi titreyerek. "Benim güzel dostum. Neden bu kadar fedakârdın? Kendini korumak yerine beni seçtin, sanki hayat senin için hiç önemli değilmiş gibi..."

Fotoğrafı göğsüne bastırdı.

"Ben nefes alayım diye, ben ayakta kalayım diye sen düştün Mehmet. Şimdi bu resme her baktığımda, aldığım her nefesin, yaşadığım her anın biraz da sana ait olduğunu biliyorum. Ve bu borcun ağırlığı... Yemin ederim ölümden, suskunluğumdan bile daha ağır geliyor."

Hastanede Yeni Bir Başlangıç

Hastanede ise hava daha hafifti. Necla Hanım, yatağında oturmuş, pencereden dışarıyı izliyordu. Rana başında bekliyordu.

"Annecim," dedi Rana. "Biraz daha iyi misin? Rengin yerine geldi."

"Kızım ben çok iyiyim," dedi Necla Hanım, hastane kokusundan sıkılmış bir halde. "Buranın havası hasta eder insanı. Doktorla konuşsan, bizi taburcu etse artık. Evimi özledim."

Rana gülümsedi. "Annecim kendini iyi hissediyorsan tabii ki de konuşurum doktorla. Zaten Yusuf Hoca çok ilgili."

Rana odadan çıkıp koridora adımını attığı an, köşeyi dönen beyaz önlüklü biriyle çarpışmaktan son anda kurtuldu. Başını kaldırdığında Doktor Yusuf’u gördü.

"Özür dilerim," dedi Yusuf, nazikçe gülümseyerek. "Korkuttum sizi sanırım, dalgınlığıma geldi."

Rana toparlandı, başörtüsünü düzeltti. "Önemli değil Hocam. Şey... Annem kendini çok iyi hissediyor. Acaba annemi ne zaman çıkarabiliriz? Evde dinlense?"

Yusuf Hoca elindeki dosyaya baktı. "Ben de bunun için geliyordum Rana Hanım. Annenizin durumu gayet normal, tetkikler temiz. Eve gitmesi için hiçbir sakınca yok. Taburcu ettik. Ne zaman sizin için uygunsa götürebilirsiniz."

Rana’nın yüzü aydınlandı. "Öyle mi? Çok iyi! Teşekkür ederim Hocam... Her şey için."

Kapanmayan Defter

Mahir, Yakup Efendi’nin dükkânında, kapının eşiğindeydi. Gitmeye hazırlanıyordu ki telefonu çaldı. Ekranda "Rana" yazıyordu.

Hemen açtı, sesi yorgundu. "Efendim Rana?"

"Abi!" dedi Rana neşeyle. "Müjde! Annemi taburcu ettiler. Doktor izin verdi, eve gidiyoruz."

Mahir derin bir nefes aldı. "Çok iyi... Tamam, çok şükür. Hazırlanın, birazdan geliyorum almaya."

Telefonu kapattı, Yakup Efendi’ye döndü. "Gitmem lazım Yakup Amca. Annem çıkıyor."

Yakup Efendi, tezgâhın arkasından seslendi. Yüzünde ciddi, gizemli bir ifade vardı.

"Mahir evladım," dedi. "Dur, gitmeden... Bu dükkân ile ilgili sana söyleyeceğim çok önemli bir durum daha var."

Mahir duraksadı. "Nedir amca?"

"Şimdi değil, aklın annende. Ama müsait olunca mutlaka tekrardan bana uğra. Bu dükkânın tapusu ve seninle ilgili bir mesele... Çok önemli."

Mahir şaşırdı ama üstelemedi.

"Tamamdır amca," dedi. "Uğrayacağım."

Yakup Efendi arkasından mırıldandı: "Mutlaka uğra evlat... Emanet sahibini bekler."