EFSUN İLE MAHİR 1.BÖLÜM

İki yabancı, bir anlık bakış… Evren “tesadüf” dedi, biz “hadi canım” dedik. Sonra hikâye başladı.

EFSUN İLE MAHİR

Mahir Karasu

1/26/20264 min read

Mahir, yakasını kaldırdığı gri mevsimlik ceketiyle kalabalığın arasından sıyrılırken, kararsız duran omuzlarında görünmez bir yük taşıyordu. Şehrin gürültüsü; gergin korna sesleri, duygusal vapur düdükleri ve insan kalabalığın uğultusu, zihnindeki karmaşayla yarışıyordu. Ama o, bu kakofoninin içinde kendi sessizliğine yürüyordu.

Derin ve kararsız bir nefes çekti. Havası kirli de olsa bu şehir, bugün farklıydı ve ona farklı kokuyordu. Bir veda ama sanki bir merhaba gibi.

"Eve dönme vakti," dedi içinden. Adımları zarif ve bir o kadar kararlıydı kararlıydı.

"Her şeyi geride bırakıyorum."

Bu cümle, yıllardır ertelediği bir kararın mührüydü adeta. Eski projeler, yarım kalan tasarımlar, tükenmiş umutlar... Hepsi arkasında bıraktığı o görünmez kapının ardında kalmıştı.

"Yeni ve belki bembeyaz bir sayfa açıyorum," diye düşündü, gözleri süt beyaz binaların ardındaki gökyüzüne kayarken. "Ama bu sayfanın bana neler getireceğini merak ediyorum." diye geçirdi içinden.

Yolun yanı başında ulu çınarların gölgelediği parka doğru saptığında, zamanın akışı birden bire değişti. Burası, şehrin beton yığınakları arasında kalmış, nefes alabileceği son sığınaktı adeta. Mahir, ceketinin cebindeki eskiz kalemini ve küçük not defterini yokladı.

"Şehrin hengamesinden kaçıp şu parkta biraz dinlenmek iyi geldi," diye geçirdi içinden.

Boş bir bank arayan yorgun bakan gözleri, parkın deniz gören tarafındaki banka takıldı. Ve dünya, bir anlığına ekseni etrafında dönmeyi bıraktı.

"Bir dakika... O da kim?"

Bankta oturan kadın, sanki başka zamana aitmiş gibi bir zarafetle denizi izliyordu. Rüzgâr, başındaki eşarbı hafifçe yüzüne savuruyor, o ise eliyle nazikçe düzeltiyordu. Mahir, bir tasarımcı gözüyle baktığında, kadının duruşundaki hüzünlü rengi hemen fark etmişti. Bir tablo gibiydi adeta; dokunulmaya kıyılamayacak kadar zarif.

"Tanışabilsem..."

Bu düşünce zihnine izinsiz giren bir misafir gibiydi. Normalde mesafeli olan Mahir, bu yabancıya doğru çekildiğini hissetti.

"Keşke... Bir daha görebilecek miyim?"

Bankın diğer ucuna doğru yürüdü. Niyeti sadece oturup biraz çizim yapmak, zihnini boşaltmaktı. Ceketini çıkarıp yana koyarken, o anki dalgınlığıyla -belki de kaderin sakarlığıyla- cebindeki gümüş gövdeli özel çizim kalemini düşürdü.

Metalik bir ses, aralarındaki sessizliği böldü: Çınnn...

Kalem yuvarlandı, bankın tahtaları arasında süzülüp kadının ayakkabısının ucunda durdu. Mahir, yaptığı sakarlığa kızarak eğilmeye yeltendi ama kadın ondan önce davranmıştı.

Kadın eğilip kalemi aldığında ve başını kaldırdığında, Mahir nefesini tuttu. Yakından, uzaktan göründüğünden çok daha etkileyiciydi. Gözlerinde, denizin rengini kıskandıracak bir derinlik vardı.

Kadın gülümsedi. Elindeki kalemi, sıradan bir eşya değil de değerli bir antika gibi tutuyordu.

"Sanırım bu 'sihirli değnek' sizin," dedi.

Sesi... Mahir'in zihnindeki tüm o gürültüyü susturan tek melodi olmuştu o an.

"Aman Allah'ım," dedi Mahir içinden, kalbi göğüs kafesini zorlarken. "Sesi de yüzü kadar güzel. Bu ne hoş, ne zarif bir insan..."

Dili tutulmuş gibiydi. Yılların tasarımcısı, kelimeleri tasarlayamıyordu.

"Pp..pp.. pardon, anlamadım?" diyebildi şaşkınlıkla.

Kadının gülümsemesi sıcak bir hal aldı. "Kaleminiz," dedi, hafifçe uzatarak. "Düşürdünüz."

Mahir titreyen parmaklarıyla kalemi aldı. Kadının parmak uçlarına değdiği o milisaniyelik an, vücuduna yayılan sıcak bir elektrik akımına dönüştü.

"Ah, teşekkür ederim," dedi, sesini toparlamaya çalışarak.

Kadın, Mahir'in yüzündeki yorgunluğu, "yeni bir sayfa" açmaya çalışan o adamın yükünü hissetmişçesine anlayışla baktı.

"Yorgun görünüyorsunuz," dedi, yanındaki boşluğu ima ederek. "Soluklanmak ister misiniz?"

Mahir, "Hayır" demeyi aklının ucundan bile geçirmedi. Bu davet, sadece bir banka oturma teklifi değil, aradığı o limana giriş izni gibiydi.

"Sanırım buna hayır diyemeyeceğim," dedi ve banka oturdu. "Çok naziksiniz."

Kadın hafifçe başını eğdi. "Ben Efsun."

"Ben Mahir."

İsimleri havada asılı kaldı, birbirine karıştı. Efsun'un bakışları, Mahir'in elinde sıkı sıkı tuttuğu o "sihirli değnek"te gezindi.

"Ressam mısınız?" diye sordu merakla.

Mahir, kalemi parmakları arasında çevirdi, sonra gözlerini Efsun'un gözlerine dikti. Artık o kalemle çizeceği tek şey, bu anın büyüsü olabilirdi.

"Tasarımcıyım," dedi.

Mahir, annesinin evindeki o tanıdık, yıllanmış eşyalarla dolu odasında, pencerenin önündeydi. İçerideki sessizliğe inat şehir dışarıda ışıl ışıldı ama onun gözünün önünde sadece Efsun'un yüzü vardı.

"Tanıştığım kadın aklımdan çıkmıyor," diye fısıldadı cama yansıyan suretine. "Hayatımda böyle güzel bir kadın görmedim."

Kalemini, üzerinde çocukluk izleri duran eski çalışma masasının üzerine bıraktı. O kalem artık sadece bir çizim aracı değil, Efsun'un dokunduğu bir hatıraydı.

"Allah’ım," dedi, bir dua gibi. "Nolur tekrardan karşılaştır."

Şehrin başka bir yerinde, Efsun yatağına uzanmış, tavanı izliyordu. Parktaki o anı, adamın şaşkınlığını, "Mahir" deyişini tekrar tekrar düşünüyordu.

"Onu nasıl bulabilirim acaba?"

İkisi de aynı sorunun cevabını ararken, gece, tesadüflerin henüz bitmediğini fısıldıyordu.