EFSUN İLE MAHİR 18.BÖLÜM

Mahir’in çalışma odası, sessizliğin çığlığa dönüştüğü bir yerdi artık. Elindeki sararmış kâğıt titriyor, harfler birbirine giriyordu. Gözlerini o son satırdan alamıyordu.

EFSUN İLE MAHİR

Mahir Karasu

Yırtık Sayfalar ve Kanayan Mazi

Mahir’in çalışma odası, sessizliğin çığlığa dönüştüğü bir yerdi artık. Elindeki sararmış kâğıt titriyor, harfler birbirine giriyordu. Gözlerini o son satırdan alamıyordu.

"...Adnan..."

"Sonrası yok..." diye fısıldadı, sesi odanın duvarlarına çarpıp geri dönerken. "Yırtılmış. Mürekkep dağılmış, tıpkı hayatımız gibi. Ama en sonda 'Adnan' yazıyor. Annemin hastanedeki o öfkesi... Babamın bu mektubu... Hepsi o adamla, Adnan Amca ile alakalı."

Ayağa kalktı. Sandalye gürültüyle geriye devrildi ama aldırmadı. İçindeki şüphe ateşi, beklemeyi imkânsız kılıyordu.

"Bekleyemem," dedi, ceketi kaparken. "Gidip sormam lazım. Bugün bu sır çözülecek. Bedeli ne olursa olsun."

Tozlu Rafların Arasındaki İz

Sahaflar Çarşısı, İstanbul’un orta yerinde zamanın durduğu, kâğıt ve tarih kokan o kadim yerdi. İkindi güneşi, dükkânların önündeki kitap yığınlarına vuruyor, kediler gölgelerde uyukluyordu. Esnaf çayını yudumluyor, sakin bir gün geçiriyordu. Ancak Mahir’in çarşıya girişi, bu sükuneti yaracak kadar hızlıydı.

Eski bir dükkânın önünde durdu. İçeride, ak sakallı, yüzünde yılların nuru ve çizgileri olan yaşlı bir adam kitap ciltliyordu.

"Affedersiniz," dedi Mahir, nefes nefese. "Adnan Bey... Eski sahaf Adnan. Adresi lazım bana. Babamın eski dostuymuş. Babamın burada dükkânı vardı eskiden."

Yaşlı adam gözlüğünü burnunun ucuna indirdi, Mahir’e uzun uzun baktı. O bakışta bir tanışıklık aradı.

"Sen..." dedi adam, sesi titreyerek. "Sen Mehmet’in oğlu musun? Rahmetlinin... Mahir diye küçük bir çocuğu vardı, dükkânın içinde koşturan."

Mahir yutkundu. "Evet, benim."

Yaşlı adam iç geçirdi, hüzünle gülümsedi. "Ne çok büyümüşsün maşallah. Babanın kopyası olmuşsun... Adnan Bey’i sorarsan, hemen iki sokak ötesindeki Solhan Apartmanı'nda oturuyorlar. Daire 7."

Mahir adresi hafızasına kazıdı. "Sağ olun," deyip arkasına bakmadan koştu.

Kaderin Kapı Zili

Solhan Apartmanı, dört katlı, eski ama bakımlı bir binaydı. Mahir, merdivenleri ikişer ikişer çıktı. 7 numaralı dairenin önüne geldiğinde kalbi, göğüs kafesini parçalayacakmış gibi atıyordu. Elini zile götürdü.

Ding-dong...

Sessizlik.

İçeriden gelen ayak sesleri duyuldu. Mahir yumruklarını sıktı. Karşısında Adnan Bey’i, o "baba dostu" bildiği adamı bulup hesap soracaktı.

Kapı gıcırtıyla açıldı.

Mahir başını kaldırdı, "Adnan Bey!" diyecekti ki... Kelimeler boğazında düğümlendi, taşa dönüştü.

Kapıyı açan kişi Efsun’du.

Üzerinde ev kıyafetleri, saçları dağınık topuz yapılmış, yüzünde "Kim o?" diyen bir şaşkınlık...

"Mahir?" dedi Efsun, gözleri fal taşı gibi açılarak.

"Efsun?" dedi Mahir, nefesi kesilerek.

İkisi de donup kalmıştı. Zaman bir anlığına durdu. Dünya ekseninden kaydı. Mahir’in beyni bu tesadüfü, bu korkunç denklemi işleyemiyordu. Sevdiği kadın ve babasının katili (olduğunu düşündüğü adam) aynı evde miydi?

"Mahir..." dedi Efsun, toparlanmaya çalışarak. "Burada ne işin var? Evimi nasıl buldun? Biz... Biz sonra görüşecektik hani?"

Mahir, bir rüyadan uyanmaya çalışır gibi başını iki yana salladı. "Efsun... Adnan Bey’in evi dediler ama... Ben... Adnan Bey için gelmiştim. Sahaf Adnan Bey..."

Efsun kaşlarını çattı. "Babam mı? Sen babamı nereden tanıyorsun?"

Mahir bir adım geri çekildi. Dünya başına yıkılıyordu.

"Baban mı??"

İçeriden, o tanıdık, babacan ama şimdi Mahir’in kulaklarına bir ihanet gibi gelen ses duyuldu:

"Kim geldi kızım? Kapıda kalmasın misafir."

Salondaki Mahkeme

Evin salonu, duvarlarında hat levhalarının asılı olduğu, rafların eski ciltli kitaplarla dolu olduğu huzurlu bir yerdi. Ama Mahir için burası artık bir mahkeme salonuydu. Adnan Bey koltukta oturuyordu, Mahir ise karşısındaki sandalyeye çökmüş gibi oturmuştu. Efsun, kapı eşiğinde, korkuyla ikisine bakıyordu.

"Mahir evladım hoş geldin," dedi Adnan Bey tedirginlikle. "Bir sıkıntı yoktur inşallah? Necla Hanım iyiler mi? Hastaneden sonra..."

Mahir, Adnan Bey’in yüzüne bakarken içindeki öfkeyi zorlukla bastırıyordu. Elini ceketinin cebine attı.

"Hayır Adnan Amca... Benim annem iyi çok şükür. Ama ruhu iyi değil. Ben aslında başka bir şey için geldim."

Cebinden o sararmış, yırtık mektubu çıkardı ve titreyen ellerle Adnan Bey’e uzattı.

"Annemin benden sakladığı bir mektup gördüm. Babamdan bana yazılan... Ölmeden önce yazılan bir mektup. Buyurun, siz de okuyun. Belki tanıdık gelir."

Adnan Bey, mektubu aldı. Gözlüğü burnundaydı zaten. Kâğıdı gördüğü an elleri titremeye başladı. Okudukça yüzü düştü, omuzları çöktü. Bir gözünden, sessizce bir damla yaş süzüldü ve halıya düştü.

"Mehmet dostum..." diye fısıldadı. "Allah razı olsun, ne güzel bir dost idi... Ne yiğit bir adamdı."

Mahir daha fazla dayanamadı. "Adnan Amca!" dedi sertçe. "Size soracaklarım var. Babam mektubun sonunda 'Dükkânımızı kaybettik' cümlesinden sonra sizin isminizi yazmış. Ve geri kalan tüm yazıların mürekkebi silinmiş. Bu konunun sizinle ilgisi nedir? Annem sizi hastanede kovacak kadar neden nefret ediyor sizden? Bana gerçeği anlatın! Babam neden öldü?"

Efsun, ellerini ağzına kapatmış, dehşet içinde dinliyordu.

Kanlı İtiraf

Adnan Bey, mektubu dizinin üzerine bıraktı. Başını kaldırdı, Mahir’in gözlerinin içine baktı. Artık kaçacak yer yoktu.

"Mahir evladım..." dedi, sesi yılların pişmanlığıyla doluydu. "Yıllar önce... Ben bir hata yaptım. Gençlik, cahillik, aşk... Eşim, yani Efsun’un annesi Fazilet’i ailesinden kaçırdım. Onların rızası yoktu. Büyük olaylar oldu, töre devreye girdi, iş kan davasına dönecekti."

Mahir şaşkınlıkla dinliyordu. Efsun ise olduğu yerde donmuştu; anne ve babasının hikâyesini böyle bilmiyordu.

Adnan Bey devam etti: "Baban... Ah Mehmet... O zamanlar çok borcu olmasına rağmen, tefecilerle uğraşmasına rağmen bize kol kanat gerdi. Bizi sakladı. Ama benim başım beladaydı, Fazilet'in abileri, amcaları peşimdeydi... Beni öldüreceklerdi."

Derin bir nefes aldı. "Baban, seni, anneni ve Rana’yı korumak için... Olası bir saldırıda dükkân zarar görmesin, ya da 'Bakın benim malım yok, Adnan'ın üzerine' diyerek hedef şaşırtmak için dükkânı kâğıt üzerinde bana devretti. 'Senin üzerine olursa, benim alacaklılarım dükkâna dokunamaz, sen de bu dükkân sayesinde bir mülk sahibi görünür, kızın ailesine karşı elin güçlü durursun' dedi. Kendini değil, bizi düşündü."

Mahir’in sesi titredi. "Peki sonra? Neden dükkânı kaybettik? Babam neden öldü?"

Adnan Bey’in sesi kısıldı. "Fazilet’in ailesi... Beni buldular. Kaçırdılar beni. Günlerce bir ahırda dövdüler. Aç, susuz... Sahaf dükkânının mülkiyetinin üzerimde olduğunu öğrenmişler. Kan parası niyetine onlara devretmemi istediler. Kabul etmedim. Ettiremediler. Neyse ki bir gün... Köyün delisi, Deli Halil, ahırın yanından geçerken iniltilerimi duymuş. Geldi, iplerimi çözdü. Ben de o gece kaçabildim."

Mahir sabırsızca sordu: "Sonra ne oldu amca? Babam..."

Adnan Bey ağlamaya başladı. Gözyaşları sakalına karışıyordu.

"Kaçtığımı fark edince... Şehre indiler. Doğruca sahaf dükkânına gittiler. Baban oradaydı. Akşam saati, kepenkleri kapatıyordu. Adamlar, 'Adnan ve Fazilet nerede?' diye sordular. Baban... O yiğit adam, 'Bilmiyorum, bilsem de size söylemem, defolun gidin' diyerek onları terslemiş. Tehdit etmişler. 'O zaman canınla ödersin' demişler."

Oda buz kesti. Efsun hıçkırarak ağlamaya başladı.

"Birkaç gün dükkânı izlemişler," dedi Adnan Bey zorlukla. "Babanın bizi sakladığını sanıyorlarmış. Ve o akşam... Baban dükkânı kapatıp eve dönerken, mahallenin çıkışında... Arkasından üç el ateş edip öldürdüler babanı."

Mahir’in kulaklarında bir çınlama başladı. "Ne..." diyebildi sadece. "Ne diyorsunuz Adnan Amca? Yani... Babam... Sizi koruduğu için mi öldü? Sizin yüzünüzden mi?"

Adnan Bey başını öne eğdi, teslim olmuştu.

"Evet evladım... Benim hatamdan dolayı... Benim sevdam yüzünden... Beni korumak için öldü Mehmet. Ben korktum Mahir. Çok korktum. Kaçtım. Polise her şeyi anlatamadım, töre peşimi bırakmaz diye. Dükkân da... O lanet dükkân da kan parası gibi, vebal gibi üzerimde kaldı. Annen bunu biliyordu. O yüzden bizi gördüğünde fenalaştı, o yüzden bizi kovdu. Ki haklı da... Yerden göğe kadar haklı. Ben babanın katili sayılırım."

Mahir, duyduklarını taşıyamadı. Dizlerinin bağı çözüldü. Olduğu yere, halının üzerine çöktü. Elleriyle yüzünü kapattı. Boğazından, ciğerlerini yakan, yıllardır içinde birikmiş o yetim çığlığı koptu:

"Babaaaam...."

Efsun da kapı eşiğinde yere yığılmıştı. Sevdiği adamın babasının ölümü, kendi babasının geçmişine düğümlenmişti. Aşk, kanla kirlenmişti.