EFSUN İLE MAHİR 17.BÖLÜM

Hastane odasındaki steril sessizlik, kapının açılmasıyla birlikte yerini elektrikli bir gerilime bırakmıştı. Adnan Bey ve Fazilet Hanım, ellerinde küçük bir kolonya şişesiyle yatağın ayakucunda duruyorlardı.

EFSUN İLE MAHİR

Mahir Karasu

Geçmişin Öfkesi ve Yırtık Bir Sayfanın Sırrı

Hastane odasındaki steril sessizlik, kapının açılmasıyla birlikte yerini elektrikli bir gerilime bırakmıştı. Adnan Bey ve Fazilet Hanım, ellerinde küçük bir kolonya şişesiyle yatağın ayakucunda duruyorlardı. Yüzlerinde, yılların getirdiği o mahcup ifade ve "komşuluk hakkı"nın verdiği cesaret vardı.

Fazilet Hanım, yatakta solgun yatan kadına doğru bir adım attı.

"Necla Hanım," dedi yumuşak bir sesle. "Çok geçmiş olsun. Duyunca yüreğimiz ağzımıza geldi."

Necla Hanım, gözlerini araladı. Karşısında gördüğü yüzleri tanıması sadece bir saniyesini aldı. O bir saniyenin içinde, yılların acısı, kocasının ölümü, kaybettiği dükkân ve çektiği çileler bir film şeridi gibi geçti gözlerinden. Monitördeki kalp ritmi hızlandı.

"Siz..." dedi Necla Hanım, sesi zayıf ama bıçak gibi keskinddi. "Sizin burada ne işiniz var? Lütfen... Çıkar mısınız?"

Adnan Bey, şapkasını elinde sıkıştırarak öne eğildi. "Necla Hanım, öyle yapmayın. Sizi merak ettik, eski hukukumuz var... Sadece bir geçmiş olsuna geldik, kötü bir niyetimiz yok."

Necla Hanım’ın gözlerindeki ateş, hastalığını unutturacak kadar güçlüydü.

"Sizin hiçbir şeyinizi istemiyorum!" diye bağırdı, nefesi yetmese de. "Ne geçmiş olsununuzu ne de yüzünüzü! Çıkın buradan! Çocuklarım görmeden gidin!"

Adnan Bey başını öne eğdi. Bu tepkiyi bekliyor gibiydi ama yine de canı yanmıştı.

"Tamam Necla... Biz vazifemizi yaptık. Allah şifa versin."

Koridordaki Yüzleşme

Adnan Bey ve Fazilet Hanım, odadan kovulmuş olmanın ağırlığıyla koridora çıktıklarında, karşıdan telaşla gelen Mahir’i gördüler. Mahir, anne ve babasının yaşındaki bu insanların üzgün halini görünce duraksadı.

"Adnan Amca?" dedi Mahir şaşkınlıkla.

Adnan Bey durdu, dolu dolu gözlerle Mahir’e baktı. Karşısında duran bu yağız delikanlıda, rahmetli dostu Mehmet’in gençliğini görüyordu.

"Mahir evladım," dedi Adnan Bey, sesini titretmemeye çalışarak. "Yıllar oldu görüşmeyeli... Nasılsın? Aslan gibi olmuşsun maşallah."

Mahir mahcup bir şekilde başını kaşıdı. İçerideki gerginliği hissetmişti.

"İyiyim Adnan Amca, sağ olasın. Annem... Annem niye böyle tepki verdi bilmiyorum. Hastalığın verdiği stres herhalde, kusuruna bakmayın lütfen. Sizi kırmak istemezdi."

Adnan Bey, Mahir’in omzuna elini koydu. "Yok evladım, hiç problem değil... Annen haklıdır, biz yersiz geldik belki de. Önemli olan onun iyi olması. Allah annenizi size bağışladı ya... Çok şükür. Bize bu yeter."

Adnan Bey ve karısı, koridorun ucuna doğru yavaş adımlarla uzaklaşırken, Mahir arkalarından baktı. Adnan Bey, köşeyi dönmeden önce son kez arkasına baktı ve gözünden süzülen bir damla yaşı elinin tersiyle sildi. Bu yaş, sadece kovulmanın değil, ödenememiş bir vebalin yaşıydı.

Susulmuş Gerçekler

Mahir odaya girdiğinde, Rana annesinin başucunda oturmuş, onu sakinleştirmeye çalışıyordu.

"Anne," dedi Rana sitemle. "O adam kimdi ve sen niye böyle davrandın onlara? Çok ayıp oldu, insanlar iyilik için gelmişti."

Mahir de yatağın diğer tarafına geçti. "Anne, Rana haklı. Neden öyle davrandın? Adnan Amca dediğin adam, Efsun’un babası... Bizim dostumuz."

"Efsun’un babası mı?" Necla Hanım’ın yüzü daha da gerildi ama kendini tuttu. Başını yastığa gömdü, gözlerini kapattı.

"Oğlum..." dedi yorgun bir sesle. "Konuşmak istemiyorum. Lütfen... Biraz dinlenmek istiyorum. Üstüme gelmeyin."

Mahir ve Rana birbirlerine baktılar. Bu suskunluk, fırtınanın bittiği değil, asıl fırtınanın içeride koptuğu anlamına geliyordu.

Ruhun Daralan Odaları

Şehrin gürültüsünden uzakta, sessiz bir binanın girişinde "PSİKO-DESTEK MERKEZİ" tabelası asılıydı. Zeynep, binanın önünde telefonla konuşuyordu.

"Efsooom, hazır mısın? Hastamız bekliyor."

Telefonun diğer ucunda Efsun, üzerindeki stajyer önlüğünü düzeltiyordu. "Evet arkadaşım, hazırım. Orada buluşuruz."

İçeri girdiklerinde, koridorun sonundaki odada Gülçin Hanım tekerlekli sandalyesinde, pencereden dışarıyı izliyordu. Felç geçirdiği günden beri bedeni o sandalyeye hapsolmuştu ama asıl hapis, zihnindeydi.

"Hayırlı sabahlar Gülçin Hanım," dedi Efsun, odaya güneş gibi bir enerjiyle girerek. "Bugün nasılsınız?"

Gülçin Hanım, gözlerini pencereden ayırmadan cevap verdi: "Eh... İyiyim işte."

Efsun sandalyeyi çekip Gülçin Hanım’ın tam karşısına oturdu, göz hizasına geldi.

"İyisiniz, iyisiniz... Peki, gerçekten nasılsınız? O 'eh'in arkasında ne var?"

Gülçin Hanım derin bir iç çekti. Gözleri doldu.

"Bu hafta kendimi hiç hissetmedim kızım. Ruhum hep daraldı. Sığamadım bu odaya, sığamadım bu bedene."

"Anlıyorum sizi Gülçin Hanım," dedi Efsun şefkatle. "Geçirmiş olduğunuz felçten dolayı hayatın akışına, yeni bedeninize tekrardan uyum sağlamak sizi zorluyor. Bu çok doğal bir yas süreci."

"Zorluyor... Hem de çok zorluyor," dedi kadın.

"Peki, sizi en çok zorlayan durumlar neler? Bu hafta bunlar üzerinde konuşalım biraz. Sizi en çok ne yaralıyor?"

Gülçin Hanım ellerine baktı. Hareketsiz duran bacaklarına.

"Her şeye alıştım ama... Namazlarıma başlamak istedim," dedi sesi titreyerek. "Secdeye her vardığımda, yani varamadığımda... Sandalyede oturarak kıldığımda... Kafamda hep şu sesler dolaşıyor: 'Senin bu şekilde namazların olmuyor. Tam eğilemiyorsun, alnın yere değmiyor. Allah kabul etmez böyle yarım yamalak ibadeti.' Bu düşünceler beni yiyip bitiriyor ve bir türlü kendimi veremiyorum."

Efsun uzanıp kadının elini tuttu.

"Gülçin Hanım," dedi, sesi o kadar ikna ediciydi ki odadaki hava değişti. "Hiç böyle düşünmeyin. Burada önemli olan, bedeninizin şekli değil, kalbinizin yönüdür. Sizin o durumunuza rağmen Rabbimizin huzuruna çıkma gayretiniz, belki de sapasağlam bir insanın secdesinden çok daha kıymetlidir. Allah insanın dış görünüşüne, hareket kabiliyetine değil; kalbine ve niyetine bakar. Sizin niyetiniz halis olduktan sonra, sandalyede de olsanız, yatakta da olsanız O'nun huzundasınızdır."

Gülçin Hanım’ın yüzündeki o gri bulutlar dağıldı. İlk defa gülümsedi.

"O kadar güzel dedin ki kızım... Yüreğime su serptin. Elimden geldiğince bu vesveselere kapılmadan, ibadetlerime devam edeceğim inşallah."

Odadan çıktıklarında Zeynep ve Efsun birbirlerine bakıp gülümsediler.

"Bu haftaki psiko-destek stajımızı da tamamladık Efsun Hanım :)" dedi Zeynep, arkadaşına göz kırparak. "İyi iş çıkardın."

Yarım Kalan Mektup

Hastaneye döndüklerinde akşam olmak üzereydi. Koridorda Rana ve Mahir konuşuyorlardı.

"Abi," dedi Rana, abisinin gözaltlarındaki morluklara bakarak. "Sen çok yorgun görünüyorsun. Annem biraz daha toparlandı, uyuyor şimdi. Ben yanında dururum, gözüm gibi bakarım. Sen eve geç, biraz dinlen, duş al."

Mahir itiraz edecek gibi oldu ama bedeni iflas bayrağını çekmişti.

"Çok iyi olur kardeşim. Bir şeye ihtiyacın olursa hemen ara."

Yırtık Sayfanın Ardındaki İsim

Mahir, evine döndüğünde sessizlik onu karşıladı. Çalışma odasındaki deri koltuğa bıraktı kendini. Başını ellerinin arasına aldı. Günlerdir süren hastane, ameliyat, para stresi, annesinin Adnan Bey'e tepkisi... Hepsi üst üste gelmişti.

Gözleri masanın üzerinde duran ceketine takıldı.

Birden irkildi. Elini alnına vurdu.

"Mektup... Mektubu okumayı unuttum."

Hızla ceketine uzandı, iç cebinden o sararmış zarfı çıkardı. Elleri titreyerek zarfı açtı. Kâğıt o kadar eskiydi ki, açarken hışırtısı odada yankılandı.

Annesinin değil, babasının el yazısıydı bu.

Mahir, gözlerini satırlarda gezdirmeye başladı:

"Canım oğlum,

Eğer bu satırları okuyorsan, bil ki söyleyemediklerim artık susmak istememiştir ve bazı şeyler yarım kalmamalı diye yazıyorum. Sana bırakacağım en büyük miras, dürüstlüktür.

Bizim sahaf dükkânımız... Senin çocukluğunun geçtiği o yer... Zamanında borcumun çok olmasından, tefecilerin sıkıştırmasından dolayı mülkiyetini, haciz gelmesin diye güvendiğim tek kişiye, Adnan dostumun üzerine yapmıştım. Ben dükkanımızı kaybedemezdim. Bu sahaf dükkânı dedemin babasından kalma büyük ve çok değerli bir mirastı.

Lakin yıllar sonra işler düzeldiğinde, dükkânımızı geri almak istediğimde işler değişti. Dükkanımızı kaybettik............"

Buradan sonrası silikti. Kâğıt katlanma yerinden yıpranmış, mürekkep dağılmıştı. Mahir gözlerini kısarak okumaya çalıştı.

"............(silik)........ Adnan ..........(yırtık)........."

Mahir kâğıdı ışığa tuttu. Son cümle okunmuyordu ama o isim... O isim netti.

"Adnan yazıyor..." diye fısıldadı Mahir, odanın sessizliğine. "En sonda... 'Adnan'..."

Zihninde şimşekler çaktı. Annesinin hastanedeki tepkisi... "Sizin hiçbir şeyinizi istemiyorum" deyişi... Adnan Bey'in hastane koridorundaki o suçlu ve mahcup hali...

Mahir ayağa kalktı. Mektubu masaya bıraktı.

"Bu Adnan Amca ile alakalı bir şey... Babam dükkânı ona emanet etmiş ama geri alamamış mı? Yoksa Adnan Amca..."

Cümleyi tamamlamaya dili varmadı. Efsun'un babası, Mahir'in babasına ihanet etmiş olabilir miydi?

"Benim ona gidip sormam lazım," dedi kararlılıkla. "Bu hikâyenin eksik parçasını sadece o tamamlayabilir."