EFSUN İLE MAHİR 14.BÖLÜM

Doktorun odasındaki hava, dışarıdaki koridordan daha ağırdı. Duvarlardaki diplomalar, masadaki tıbbi maketler ve o steril koku... Hepsi Mahir’in üzerine üzerine geliyordu. Efsun ile yan yana oturmuşlardı ama Mahir, sanki uçurumun kenarında tek başınaydı.

EFSUN İLE MAHİR

Mahir Karasu

Kalbi Tutan Kafes ve Eski Bir Zarf

Doktorun odasındaki hava, dışarıdaki koridordan daha ağırdı. Duvarlardaki diplomalar, masadaki tıbbi maketler ve o steril koku... Hepsi Mahir’in üzerine üzerine geliyordu. Efsun ile yan yana oturmuşlardı ama Mahir, sanki uçurumun kenarında tek başınaydı.

Doktor, elindeki filmleri ışıklı panoya takarken yüzündeki ciddiyet, söylenecek sözlerin ağırlığını haber veriyordu.

"Durumu beklediğimizden daha ciddi Mahir Bey," dedi doktor, sesi duygudan arınmış, net bir tonda. "Annenizin kalp kapakçığında ileri derecede yetmezlik ve ana damarda ciddi bir tıkanıklık tespit ettik. İlaç tedavisi şu an için yetersiz kalıyor, sadece zaman kazandırır."

Mahir’in boğazı düğümlendi. Kelimeler ağzından zorlukla döküldü.

"Ne... Ne yapmamız gerekiyor doktor bey?"

Doktor gözlüklerini çıkardı, masaya bıraktı. "Vakit kaybetmeden ameliyata almamız lazım. Ancak..." Duraksadı. "Anneniz yorgun, kalbi de epey yıpranmış. Bu operasyonu kaldırır mı, emin değiliz. Riskli bir süreç."

O "riskli" kelimesi, odanın ortasına bir bomba gibi düştü.

Duvarların Dili ve Nefessiz Kalış

Doktorun odasından çıktıklarında Mahir daha fazla ayakta duramadı. Sırtını koridorun soğuk duvarına yasladı, başını geriye attı. Göğsü inip kalkıyor ama ciğerlerine hava gitmiyordu. Sanki hastane tavanı üzerine çöküyordu.

Efsun hemen yanındaydı. Elini Mahir’in koluna koydu, sıkıca tuttu.

"Mahir," dedi, sesi hem emredici hem şefkatliydi. "Nefes al. Sakin ol lütfen. Bana bak."

Mahir gözlerini açtı, dolu dolu Efsun’a baktı. O an karşısında sevdiği kadını değil, hayata tutunduğu son halatı görüyordu.

"'Riskli' dedi Efsun..." diye fısıldadı, sesi titreyerek. "Annemi kaybedebilirim... O giderse ben... Ben o evin içinde, o boşlukta nasıl nefes alırım? Babamdan sonra o da giderse..."

Efsun, Mahir’in yüzünü avuçlarının arasına aldı.

"Kötüyü çağırma Mahir. O çok güçlü bir kadın, seni ve Rana’yı bırakmaz. Bak, Rana dışarıda, koridorun ucunda bekliyor. Onun için dik durmak zorundasın. Yıkılma lüksün yok."

Yalanlar ve Gözyaşları

Bekleme alanına doğru yürüdüklerinde Rana onları gördü. Koşarak yanlarına geldiğinde gözleri soru işaretleriyle doluydu. Abisinin yüzündeki o gölgeyi okumaya çalışıyordu.

"Abi?" dedi Rana, sesi titreyerek. "Ne dedi? İyileşecek değil mi? Sadece ilaç verecekler, serum takacaklar ve eve gideceğiz değil mi? Söyle hadi."

Mahir, içindeki yangını maskelemeye çalışarak Rana’ya sarıldı. Başını göğsüne bastırdı ki, gözlerinden süzülen yaşı görmesin.

"İyileşecek abicim," dedi, sesi çatallaşarak. "Elbette iyileşecek. Ama... Biraz burada misafir kalması gerekecek. Küçük bir operasyon sadece, kalbini dinlendirecekler."

Rana geri çekildi. Abisinin gözlerinin içine baktı. O gözlerdeki korkuyu, saklanmaya çalışılan o dehşeti gördü.

"Yalan söylüyorsun!" diye bağırdı, hıçkırıklara boğularak. "Gözlerin öyle demiyor! Anneme bir şey olacak, değil mi?"

Mahir cevap veremedi, sadece kardeşine daha sıkı sarıldı.

Kantin Köşesinde Teselli

Hastane kantininin floresan ışıkları altında, Efsun ve Rana küçük bir masada oturuyorlardı. Önlerinde soğumuş çaylar duruyordu. Etraftaki kaşık sesleri, konuşmalar, gülüşmeler onlara başka bir evrenden geliyor gibiydi.

Efsun, Rana’nın elini tuttu.

"Rana," dedi kararlılıkla. "Abine yardım etmen lazım. Sen ağlarsan o yıkılır. O şu an hem anne hem baba olmaya çalışıyor. Şimdi güçlü olma sırası bizde."

Rana burnunu çekti, mendiliyle gözlerini sildi. Çocuksu yüzü, acıyla olgunlaşmıştı.

"Annem..." dedi. "Babamdan sonra hiç gün yüzü görmedi ki Efsun abla... Hep bizim için didindi. Tam huzur buldum, çocuklarım büyüdü derken... Bu haksızlık değil mi?"

Efsun derin bir iç çekti. Hayatın adaletsiz terazisini düşündü.

"Hayat bazen böyledir canım," dedi hüzünle. "En mutlu anlarda, en hazırlıksız zamanda sınar insanı. Ama geçecek. Bu da bir imtihan."

Yağmur ve Anlamsız Cümleler

Mahir, hastane bahçesinin en kuytu köşesinde, sigara içilen alandaki bir banka çökmüştü. Gökyüzü de onunla ağlar gibi çiselemeye başlamıştı. Damlalar yüzüne düşüyor, gözyaşlarına karışıyordu.

Kafasını ellerinin arasına aldı. Okuduğu binlerce sayfa, altını çizdiği yüzlerce satır zihninden akıp gidiyordu.

"İnsan, sevdiklerinin acısıyla sınanmadıkça, hayatı tanıdım dememeli," diye mırıldandı kendi kendine. "Hangi kitaptaydı bu? Dostoyevski mi? Tolstoy mu? Ne önemi var..."

Acı bir gülüş belirdi dudaklarında.

"Şimdi tüm cümleler anlamsız... Tüm kitaplar boş, hiçbir şey anlatmıyorlar gibi. Acıyı tarif eden kelime yokmuş meğer." Başını kaldırdı, karanlık gökyüzüne baktı. "Allah’ım... Onu bana bağışla. Başka bir şey istemem."

Sadakatin Sesi

Efsun, koridorun tenha bir köşesinde telefonla konuşuyordu. Karşı tarafta Zeynep vardı.

"Efsoş nerdesin?" dedi Zeynep telaşla. "Evine uğradım yoktun, annenlere de haber etmeden çıkmışsın, meraktan delirdiler."

"Hastanedeyim arkadaşım," dedi Efsun, sesi yorgundu. "Şu an gelemem. Mahir çok kötü. Rana perişan. Onları bu halde bırakıp eve gidemem Zeynep, yapamam."

"Noldu, korkutma beni!"

"Mahir’in annesi kalbinden rahatsızlandı, hastaneye kaldırdılar. Ben de geldim yanlarına."

Zeynep bir an sustu, sonra o güven verici sesiyle konuştu. "Aferin canım arkadaşım, çok iyi ettin. İnsanlık bunu gerektirir. Konum at, ben de geliyorum. Belki bir ihtiyaçları olur."

Camın Ardındaki Hayat

Mahir, yoğun bakım ünitesinin camının önündeydi. İçeride, kablolarla makinelere bağlanmış, yüzünde oksijen maskesi olan annesini izliyordu. O güçlü kadın, şimdi ne kadar da küçük ve savunmasız görünüyordu.

Elini cama koydu, sanki ona dokunabilirmiş gibi.

"Bizi bırakma anne," diye fısıldadı. "Daha Rana büyümedi... Daha ben... Ben mutlu olmayı yeni öğreniyordum anne. Efsun'u anlatacaktım sana uzun uzun. Gitme."

Benim de Savaşım

Efsun, elinde iki karton bardak kahveyle Mahir’in yanına geldi. Kahvenin sıcaklığı, koridorun soğuğunu kırmaya yetmiyordu.

"Kahve getirdim sana Mahir," dedi, bardağı uzatarak. "İçmen lazım, kendine gelmen lazım."

Mahir kahveyi aldı ama içmedi. Gözlerini Efsun’a çevirdi. Minnet ve suçluluk iç içeydi.

"Efsun... Neden gitmedin eve? Sizinkiler merak etmezler mi? Saat geç oldu. Senin burada sürünmene, bu hastane köşelerinde perişan olmana gerek yok. Bu benim savaşım, benim yüküm."

Efsun kaşlarını çattı. Sesi sert ama sevgi doluydu.

"Biz bir kitap yazmaya başlamadık mı Mahir?" dedi, gözlerinin içine bakarak. "O kitabın sadece mutlu sayfaları mı olacak sandın? İlk zorlukta 'ben gidiyorum' mu denir? Senin savaşın benim de savaşım artık. Nokta."

Mahir’in gözleri doldu. Başını eğdi, bir şey diyemedi.

Fırtınadaki Şemsiye

Gece yarısını çoktan geçmişti. Hastane koridoru sessizliğe bürünmüş, sadece cihazların ritmik bip sesleri duyuluyordu.

Rana, bitkin düşmüş, Efsun’un dizinde uyuyakalmıştı. Efsun, bir eliyle Rana’nın saçlarını okşuyor, diğer eliyle kendi hırkasını kızın üzerine örtüyordu.

Mahir, karşı koltukta, başı ellerinin arasında onları izliyordu. Bu manzara, kalbindeki yangına su serpiyordu.

"Efsun..." dedi fısıltıyla, Rana uyanmasın diye. "Teşekkür ederim. Her şey için."

Efsun parmağını dudağına götürdü. "Şşş... Konuşma. Sadece dinlen. Yoruldun."

Mahir arkasına yaslandı, gözlerini kapattı.

"Bu kız..." dedi içinden. "Hayatıma girdiği gün güneş doğdu sanmıştım. Meğer sadece güneş değilmiş; şimdi fırtınada şemsiyem, karanlıkta fenerim oldu. Onu seviyorum. Çok seviyorum."

Gerçekliğin Tokadı: Para

Sessizliği, hemşire bankosundan gelen ses bozdu. Elinde bir dosyayla gelen hemşire, Mahir’e yaklaştı.

"Mahir Bey," dedi resmi bir dille. "Ameliyat onayı için imzanız gerekiyor. Ayrıca prosedür gereği, sabah olmadan vezneye bir miktar depozito yatırmanız lazım. Malzemeler ve hazırlık için."

Mahir ayağa kalktı, sersemlemiş gibiydi. "Depozito mu? Ne kadar?"

"Özel sigortanız yok sanırım," dedi hemşire, dosyaya bakarak. "Başlangıç için 50 bin TL yatırmanız gerekiyor."

Mahir donup kaldı. Rakam kulaklarında yankılandı.

"50 bin mi?"

"Evet, sabah 08.00'e kadar yatırılması gerekiyor ki ameliyathaneyi hazırlayabilelim."

Çaresizliğin Hesabı

Mahir, kimse görmesin diye koridorun en karanlık köşesine çekildi. Titreyen elleriyle cebinden telefonunu çıkardı, mobil bankacılık uygulamasına girdi.

Ekranda yazan bakiye, acı bir şaka gibiydi.

"Allah kahretsin!" diye inledi sessizce, telefonu sıkarken. "Ay sonuydu... Kredi kartları da dolu. Matbaa ödemeleri, evin kirası..."

Saçlarını çekiştirdi. "Ben bu parayı sabaha kadar nereden bulacağım? Kimden isteyeceğim? Annemin hayatı 50 bin liraya mı bağlı şimdi?"

Utanç, korkudan daha ağır basıyordu. Sevdiği kadının yanında, annesini kurtaracak parayı bulamayan bir adam durumundaydı.

Efsun, uzaktan Mahir’i izliyordu. Onun omuzlarının çöküşünü, telefonu sıkışını, yüzündeki o çaresiz ifadeyi gördü.

"Para meselesi..." diye düşündü Efsun. "Mahir gururundan ölür de asla söylemez. Bir şeyler yapmalıyım. Zeynep'i mi arasam? Babamdan mı istesem? Bir yolunu bulmalıyım."

Eski Zarfın Sırrı

Mahir, belki bir mucize olur, belki annesinin kenarda köşede unuttuğu bir kartı, bir birikimi vardır umuduyla odaya, annesinin eşyalarının olduğu dolaba yöneldi. Annesinin o eski, deri çantasını açtı.

İlaç kutuları, tespihi, Rana’nın çocukluk fotoğrafı...

Cüzdanı açtı. Boştu. Sadece kimlik ve birkaç bozuk para.

Çantanın en dibinde, astarın altına sıkışmış, sararmış, yıpranmış bir zarf eline değdi. Mahir zarfı çıkardı. Üzerinde annesinin titrek el yazısıyla tek bir kelime yazıyordu:

"Oğluma"

Mahir’in kalbi tekledi.

"Bu da ne?" diye fısıldadı. Zarf hafifti ama sanki tonlarca ağırlıktaydı. İçinde para yoktu, belliydi. Ama ne vardı?

Zarfın kapağını aralarken, ameliyat parasını değil ama belki de hayatının sırrını bulmak üzere olduğunun farkında değildi.